4 Ağustos 2012 Cumartesi

İsmail


'İsmail, rakımı koy anlatıcam. !’

Koydun mu. Ha. 'Sonra işte bi baktım ! …

'Olmadı. Şuraya da bi peynir bişi koy lan. Koy, şahit hep bu allahsızlar!'

İsmail…Gel lan gel, boşver… Getirdin mi ..ha.. neyse.

Ne diyoduk… İsmail… Ondan sonra  baktım ki olacak gibi değil..

İsmail kavun yok mu lan evde? Peynirle gitmedi bi boğazıma yapıştı mı nedir anlamadım… Ne adamsın, lan yok mu ki?

Niye öyle baktın, vardır sende.. Getiriver… Vardır sende kesin..

İsmail gitme lan gitme, gitme ya gel lan.. Haaa getirdin mi… Neyse artık…ismail.. sana da,  gittin geldin gittin o kadar.. neyse…

Evet.. Nerede kaldığımı da hatırlamıyorum İsmail iyi mi…?

Ha.. olacak gibi değil, ya neyse..

A boğaz mı gözüküyor lan senin evinden bak apartmanın ucundan ışık mı lan o İsmail?  Vay anasını…

Bak ulan gördün mü, şurada apartman olmasa tabak gibi görücen demek ki İsmail boğazı…

Vay anasını, şans işte ismail… Bu apartmanı sonradan mı yaptılar, taşındığında bu eve var mıydı lan bu apartman…?

Hiç hatırlamıyorum lan ismail, iyi mi kayış kopmuş bende… Ama olsa da hatırlarım lan.. Yoktu di mi lan manzara? Olur mu ya eski apartman bu  nası sonradan yapamazlar ki ismail?

Kafam benim de durdu iyi mi İsmail…

Bak bak ya martı kondu, görüyor apartmanın tepesinde duruyor, bak bak… lan hayat bunlara güzel, denizde balık, çatıda uyku.. Karı kız davası da yoktur lan bunlarda di mi ismail?

Hay allah, gülesim yoktu da işte gülüyor insan… Naapsın.. Böyle davalardan… İsmail,  espriler şakalar falan hayat verir ismail…  Kendinle alay etmeyi bilicen, gerekirse İsmail…

Gerçi, sağlığın varsa gerisi boş aslında biliyor musun İsmail?

Sağlık dedim de manzarası tam olsa sağlığı bozulmaz insanın lan ismail…

İşte manzara, kimine gore nedir, tartışılır tabii İsmail.

Aslinda, bugün varsın yarın yoksun da İsmail, arası uzun mudur nedir anlamadım ki…

Of anam of İsmail ya…

Çekip gitsem diyorum İsmail, toparlanıp ha?

Ege olur, küçük bir sahil kasabası da.. Gerçi, dut gibi tek başıma napıcam ismail.. Dut muydu neydi lan o? 

Neyse, ismail geç oldu ben kalkayım.

Ulan şuraya inceden bi müzik bişi koymadın lan, ne antika adamsın ismail…

Kavun da durdu öyle boynu bükük lan, di mi baksana öyle gibi bi bakıyor..

Ulan neyse yersin sen ismail, yazın kavun m kalır kalmaz di mi lan?

Ulan ne adamsın ismail… senden kaçmaz.

Hadi Eyvallah ismail. '

3 Ağustos 2012 Cuma

Misafir


Biliyor musun? Dedi.

Ben, bir avuçta yaşıyorum.

Onu tanımıyorum.. Otururken geldi, omzuma tırmanmış..

Kafamı çevirip gözümün ucuyla baktım, cılız esmer uzun saçlı küçük bir kız..

Yavaşça avcuma aldım.

Yüzüme yaklaştırdım.

'Sen de kimsin?' dedim… Umursamadı, ellerini havaya doğru açtı, el de el olsa, zarar verecek diye korkar insan…

Bağırdı.. ‘Açılınca gündüz oluyor, kapanınca gece. Arada parmaklarını içeri doğru büküyor, öyle zamanlarda oluşan çukurda zıplayıp dışarıya bakma fırsatım oluyor!’

O sırada nefes almama bile dikkat ediyordum.

Sonra iri gözlerini açıp, gözlerini bana dikti. ‘Ve komik olan ne biliyor musun, dedi. Başkasının elini tutsarsa ölürüm ben... !

Şaşkınlık içindeyim, avuçta yaşayan bir kız, omzuma kadar nasıl geldi... Güleceğim, gülemiyorum da..

Yine de kendimi tutamadım birşeyler söyleyesim geldi.

‘Öyle olmasına gerek yok!' dedim ciddiyetle... 'Başkasının elini tutmasını bırak, alkışlarsa da sonun kötü!’

Avcumun içinde yürürken birden durdu, döndü bana baktı.

'Öyle mi dersin, daha mı az acı verir?'

'Bilmem? ' dedim.. Neşesini yerini getirmek için... 'En azından ani olur!'

Sanırım moral vermekte kötüyüm ben. Arkasını dönüp oturdu. Kafasını kaşıdı.

Sonra kalkıp neşeyle zıpladı. 'Evet, alkışlarsa evet daha az acı çekerim...!'

Sanki ikinci seçenek daha müthişmiş gibi rahatladık ikimiz de... 

'İyi de..' dedim.. 'Neden bir avuç içerisinde yaşıyorsun? Ceviz kız mı.. ?’

Romanın adını da hatırlayamadığım örnekleyemedim de durumunu...

‘Bir kibrit kutusu da olur, ne bileyim.. ?’ Deyiverdim. 

'Ben bir avuçiçi kızıyım!' dedi. 'Benim yurdum yok!'

İnsan bu kadar minik birşeyi ciddiye alıp almamak konusunda kararsız kalıyor... Fakat hava sıcak, yorgunum da... Minik bir aşıkla mı uğraşacağım gece gece...?'

Hangi avuç bu? Deyiverdim.. 'Bırakayım seni evine...!'

'Onun için geldim ben de. Zaten düştüm.. Beni eve götür..!'

'İyi de dedim... Burası ev, benim evim nasıl düştün?

‘Saçlarından düştüm ben tamam mı?’ Beni eve götür.

Ağlamaya başladı...

Baştan beri anlamadığımı o an anladım.

Evi biliyorum... Avucu da...

Tutup götürdüm.. Detaylar, detaylar... Götürdüm işte evine...

Yolda benimle hiç konuşmadı...

Ben de o avucun sahibiyle konuşmadım bir daha.. 

25 Ekim 2011 Salı

Göbek Detaylarda Gizlidir...

2011 yılının son aylarındayız, bu yıl ne öğrendin diye sorulacak olursa…

Ben araplardan göbek atmayı öğrendim. Ben devrimi böyle bilmezdim..Altı bina yakıyor, iki adam öldürüyor göbek atıyorlar…

Üç bina daha ateşe verip, iki kişiyi daha saçlarından sürükleyip, arkasından yine göbek…

Nasıl bir devrimdir anlamış değilim.

Hele bugün Libya’da yaşanan ve televizyonda gösterilen görüntüler tabiri cazise beni eritti, tüketti… Şeriatın gelmesi yakın olan bir ülkede kadınlar ne mi yapıyor.. Atıyor göbeği…

Ya arapların anlamadığımız bir göbek şifreleme ile anlaşma methodları var – ki buna diğer ülkeler anlamasın diye göbekle kriptolaşma – diyebiliriz…. Ya da kendilerini en iyi böyle ifade ediyorlar…

Arap Baharı… Ne baharmış…

Masumca gelişmiş bir ayaklanma mı? Yoksa halka kendi isteği ile devrim yapılmış gibi gösterilen icat bir devrim mi?

Bu kadar çok göbek atan bilinçiz insanı görünce aklıma ikincisi takılıyor.

Keza Mısır’da yapılan araştırmalar daha ayaklanma henüz mevcutken gösterdi ki devrimcilere yıllardır fon akıtan bir Amerika desteği göbek gibi ortada…

Aman ne özgürlük sevdalısıymış bu Amerika… Neden göbek atmayı bilmiyorlar o zaman?

Oysa ki Arap halkı göbek atmaktadır. Devrim yaptık? Nasıl oldu? Bir dinamtti patladı…. Atalım göbeği…

Kanımca  Araplar için durum öyle bir hal almıştır ki halk devrim yapmış fakat devrimi ilk defa yaptığı için önemli olanın sadece devrim yapmak olduğunu sanmıştır.

Ya da iki göbek arası bir devrim yapmıştır. Heyecanla her devrimde tefçinin tef ritmi biraz daha hızlanmıştır.

Bu nedenle de yine bugüne kadar sadece göbek atan halk da şeriat geleceğini duyunca göbek atmaya devam etmiştir.

Bu tip bir durum ne yazık ki acı bir gerçeği gözler önüne sermektedir.

Devrimci bir halk ne istediğini bilen bir halk değil midir? Devrimin bitmeyen bir süreç, bir ele geçirme, bir halk hareketi olduğunu bilmez mi?

Oradan al, buraya bayrağı teslim et… Arada at göbeği…

Anlıyorum, ama anlamak istemiyorum.

Dünya’ya hedonizm in hakim olması dileğimle… Atıyorum göbeğimi… 

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Ardışık

Ne çok oynamak isteriz hafızamızla...    

Severiz, esen bir meltemle zihinde uçuşan çocukluk anılarını yakalamayı, ya da bir hıçkırıkla çağrışan kırık hayallerle hüzünlenmeyi... 

Öyle ya...

Silmek için bazı anıları neler vermeyiz.... Yaşanmasaydı ya o an... Ya da öylesine sonsuza kadar asılı dursaydı zaman...

Oysa ki hayat tümüyle anlardan ibaret...

Minik saliseler, saniyeler... Dakikalar... Ardı ardına film şeridi gibi...

Hayatı hayat yapan da bu film sahneleri, ardı ardına yapışık gelen fotoğraf kareleri...

Bu nedenle silinmesi, yaşanması, tekrarlanması değil, benliğimizde bıraktığı izlerdir belki de önemli olan...

Bizler her birimiz yaşayan anlarız aslında... Anılarız...

Şu an, demin, az sonra...

Bu yüzden sonsuzluk içinde sonsuzuz...

Farketmiyoruz ama sürekliyiz..

Anılarımız, hatırladıklarımız, dikkat ettiklerimiz, güldüklerimiz ya da ağladıklarımız... En kötüsü ya da en iyisi ile bizi biz yapan, bizi ele veren ipuçlarının ta kendisiyiz.. Ne değerli ve de önemli... 

Etten kemikten olmanın ötesinde, yaşanmışlığız...

O hiç yaşanmaması gereken ya da tadı damağımızda kalan.. Yürüyerek peşi sıra aklımızın kapılarını çalanların tamamıyız..  

Köşedeki bakkalın mavi kapısı, miyavlayan kedi, güneşin batışı ya da ağlayan bir bebek...

Biz aslında ardaşığız, sürekli mütamadiyen... İlelebet. 

6 Eylül 2010 Pazartesi

Martı ve İnsan

Şu bir gerçektir ki, insan varoluşundan beri uçmak ister... 

Bunun için kanatlar tasarlamıştır, balonlar yapmıştır, daha sonra uçakları, helikopterleri...

Kanatları olsun istemiştir, havalanmak....

Kuşlar gibi özgür olmak istemiştir, uçmak.

Ama kimse kuşlara gerçekten özgür olup olmadıklarını hiç sormamıştır.

Belki de bir martıya göre en büyük hayal insan olmaktır.

Ben boş zamanlarımda evimdeki camımdan uzun uzun martıları izlerim. Uçmalarını,  kanatlarının yapısını, kaslarını nasıl kullandıklarını... İyi bir martı gözlemcisi sayılırım.

İyi bir gözlemciyim, çünkü sadece izliyorum.

Ne için havalandıklarını, neye göre bir grup oluşturduklarını veya ne zaman dinlendiklerini bilmiyorum. Sadece izliyorum.

Ben ki çocukluktan beri uçma hayali kurmamış bir insanım. Bu süreçte martı incelerken ve acıklı acıklı 'Bu kuşların neresi bu kadar özenilecek kadar özgür? diye düşünürken... Başka bir şeyi keşfettim.

Ve bunu martılara söylemedim.

Bu da insanın özünde uçabildiği gerçeğiydi... Üstelik bunu martılara bakarken keşfetmek de tuhaf bir duyguydu...

İnsan uçabilirdi. Ve ancak bunu martılar gibi kanatlarını kullanarak değil, onu ayağından yere bağlayan ağırlıkları atarak yapabilirdi. Hani şu daltonların ayağına bağlı olan demir gülleler gibi... Gülleyi atmaktı mesele...

İnsanın aslında uçucu bir tür olduğunu, ve modern tabiriyle ‘yükselmek’ ya da spritüel anlamda ilerlemek dediğinin aslında uçmayı da içeren bir süreç olduğunu ve zamanı geldiğinde, uçmak için kuşlar kadar efor kaydetmeye bile gerek olmadığını martılar bozulmasın diye onlara söylemedim.

Bizi Dünya’ya bağlayan ağırlıklarımız, acılarımız, korkularımız, önyargılarımızdı bizi yerde tutan; Oysa ki özünde uçuyordu herkes...

İnsan hafifledikçe uçabilirdi... Ve bunu söylerken, gerçekten havalanmaktan bahsediyor olabilirim... 

Evet... Uçan memeliler; yarasalar, 'hostesler' ve gelecekte insanlığın tümü olabilirdi.  

Topuklu ayakkabılarının yerde çıkardığı tok sesi seven bir birey olarak, hala uçma meraklısı olmasam da siz siz olun bunu martılara söylemeyin.

Ben de söylemeyeceğim. 

3 Ağustos 2010 Salı

Hatice Neticede Çok Konuşuyorsun…

Haticeler neden çok konuşur?

İnsanlık evriminin başından beri erkeklerin yegane şikayetlerinin başında kadınların çok konuştuğu gelir….

Karım çok konuşuyor, sevgilim çok konuşuyor….

Halbuki kadınlar çok konuşmuyor. Kadınlar; anlatacakları şeyleri uzun anlatıyorlar.

Yaratılışımızın başından beri biz kadınlar görünür veya görünmez sosyolojk bir baskının altına girdik.

Öyle deme başka anlaşılır, böyle konuşma öyle sanırlar, erkek fatma olma, yosma fidayda olma, çok hanım durma hakkını yerler, çok gülme yırtık derler.

Bu da kadınların kendini ifade edebilme yetisine sekteyi vurdu.

Biz ne yazık ki en genel tabiri ile baştan beri bir kadın yaratıyoruz diye, her yaratılanı bozduk.

Erkeklerin aksine istediklerimizi net söyleyemediğimiz gibi derdimizi, sıkıntımızı da kısa ve net bir şekilde anlatmayı bilemedik.

Söyleceğimizi perdelemek, gizlemek, başka süslü cümleler arasına sokmak durumunda kaldık; ki yanlış anlaşılmasın. Erkekler de bu soruna çözüm ile birlikte gitmek yerine, yangına körükle gittiler…

Halbuki çağın en büyük sanatı iletişimi doğru kurmaktır.

Kendini net olarak ifade edebilen insanlar çoğaldıkça, kavgalar tartışmalar azalır ve mutabakat sağlanır.

Daha huzurlu ve mutlu bir toplumun en büyük anahtarı, istediğini net bir şekilde ifade etmek, gerekirse bunu neden istediğini bile doğru ifade edebilmekte gizlidir.

Çünkü doğru iletişim kurabilen, kendini düzgün bir şekilde ifade edebilen insan kadın veya erkek olsun yüzde yüzün üstünde haksız olsa bile, kendini net olarak ortaya koyabildiği an anlaşılabilecek ve tepki toplamayacak, haklı olan ise hiçbir durumda haksız duruma düşmeyecektir.

Bunun gerçekleşmesi için de bu konuda belki de zihninde en çok bocalamayı yaşayan kadın daha ileri gitmeli ve daha anlaşılır olarak kendini ifade edebilmelidir.

Bir yerde çok konuşan bir kadın görürseniz… Ona neden çok konuştuğunu değil; ne anlatmak istediğini sorun…. Bir iki kere bu eziyete katlanırsanız, sonrası çok daha net anlaşılır olacaktır.

Sanırım yer yer cesaret, sabır, özgüven ve sevgi isteyen bu iletişim sistemine artık hazırız... Yeni bir devre girmekte olan bizler, belki de artık empati kurmayı sözde değil, sözle yapmalıyız...

Bir sonraki Nerolinguistik Hatice tavsiyesinde buluşmak dileğiyle.... Saygılar.

11 Mayıs 2010 Salı

Kaset

O kasette bir parti dolusu insan odadaydi...
Bir parti ki kocasini yitirmis taze dullar gibi aglasip duran...
Aralarindan yeni kocaya varacak olani yuhalamaya hazir...
Oylesine tutuk, oylesine bagimli...
O kaset bir lideri degil toptan bir partiyi goturebilmeli oysa ki...

O kasette bir halk vardi...
Bir halk ki saskin, gidene git diyemeyen kalana kal diyemeyen...
Ne de kibar...

O kasette kimler vardi kimler yoktu...
Pensilvanya, Turkiye, Amerika.....
Umutlar, heyacan,yeni bir yol arayisi, yeni bir lider...
Yeni bir baslangic... Bir son..
Skandal, saskinlik, caresizlik...

O kasette iliskinin her turlusu, aldatma...

Ozel hayatin mudahalesi vardi...
Hem de tum halka, hem de tum fikirlere...
Ozgurluge, mutluluga, esitlige...

O kasette bir kadin, bir erkek, bir oda... Ama herkes vardi...

10 Nisan 2010 Cumartesi

Bir Bardak Yalnızlık

İnsan ruhu belki de en basit tabiriyle masadaki bir bardak su gibidir… Rengi sıkça değişir veya çoktan değişmiştir.. Sarı, mavi, gri… Bazen üstünde biraz zeytinyağı, içinde tuz ya da şeker… Homojen veya heterojen… Ve masada çoğunlukla kendisi gibi bardakları görmek ister… Rengini değiştirdikçe kendi rengindeki diğer bardaklarla birlikte olmaya başlar, onlara yaklaşır… Çok azı şeffaf kalmayı başarmış olsa da… Temel işleyiş aşağı yukarı böyle olmuştur.

Bu nedenle sıkça yalnızdır insan…

Çünkü çoğu zaman bardaktaki su içilecek kıvamdan çıkmıştır… Benzerleri yanındadır ama bakınca kimsede özündeki şeffaflığını göremez. Çünkü masadaki herkes ya kolaya ya da portakal suyuna benzemiştir… Olsun yine de terk etmek istemez onları, çünkü bunun sonu daha da fazla yalnızlıktır…

Sağa bakar sola bakar… Aslında hep kendini görür, ama çoğu zaman kabullenemez.

İnsan bu nedenle kendine neler yapar; ne yaparsa da en çok yalnızlığından yapar.

Bu yüzden belki de en temel sorun insanın tabiatındaki; yalnızlıktır.

On kişilik, çift kişilik… Bazen milyonlarca bardak arasında yalnızlık…

Kendini bildi bileli…

Herkes kendi galaksisinin küçük prensidir aslında… Milyarlarca küçük prens…

Herkesi birbirine bağlayan tek gerçek olan suyun şeffaflığı çokça renk değişmiştir, kimse birbirini tanımaz. Düzinelerce; yan yana ama yalnız bardak…

En büyük hükümdar, en zengin işadamı, en ünlü model… En yalnız tasavvur edilemeyeni bile temelde yanlızdır… Öyle bir zaman olur ki yalnızlık ‘Pat!’ diye vuruverir omzuna ve fısıldar ‘Yalnızsın dostum!’

İktidar savaşı dediğimiz, Dünya’yı ele geçirme isteği, herkese kendi istediğini yaptırma sevdası… Eşittir yalnızlıktır.

Kavga, savaş, tartışma… Yalnızlıktır…

Uyuşturucular, bağımlılıklar, acı… Yalnızlıktır…

İnsan Dünya’sının bir parçası sanarız; halbuki insanın hala en tabii aynası yalnızlıktır…

8 Nisan 2010 Perşembe

Meda !

Yıllarca herkes aynıydı... Bir ceket çıktı herkes giydi.. Ardından bir ayakkabı... Ya da herkes aynı saç tipini benimsedi... Sonra bir duraksama....

Günlerden birgün moda aniden tıkandı... Bir süre yaprak kıpırdamadı.... Sonra aniden bir patlama oluverdi..

Tarz her şeyin ötesine geçti... Modanın da.... Benin yaptığı , karbon kopyayı solladı gitti...

Herkes kendi tarzını yaratıverdi... Son derece ‘Me!’ daaaa bir durum oldu bu...

İlk patlamayı vintage sevgisi başlattı.... Ardından ayakkabı innovasyonu oluverdi... Derken bu ayakkabılara çorap... Saçlar derken... Herkes bambaşka bir kimlik, bir oyun yaratıverdi kendine....

Gelişi belliydi...Belki de o sıkıcı tek renk kravat – gömlek - ceket modasına başlatan Calvin Klein’ın tetikçiliydi bu... O kadar aynıydıyki her şey !

Sıktı!

Fakat bunu tetikleyen en önemli unsur farklılaşma ve bireyselleşme çabası, dikkat çekme... Kişinin kendini markalaştırma isteği... Kimliğin bir nevi pazarlama aracı olmasıyla başlayan süreç de olabilir. Aynı zamanda yükselen büyük moda imparatorluklarının yanına yaklaşılmayan fiyatları, sıkıcı büyük mağaza egemenlikleri.... Modanın gizli dayatımcılığı, ayrımcılığı.... Çektiği kalın çizgiler, insanları ve belki de modayı en yakından takip eden genç topluluğu sıktı...

Herkes modadan bihabermiş gibi mi gezecekti, ya da zevkini sergileyemeyecek miydi?

Çoğu büyük marka da aslında kendi fişini çekmiş oldu böylece... Moda sanattı ve sanat ulaşılabilir belki de giyilebilir olmalıydı artık... Sosyo- ekonomik faşizme doğru giden moda çıkmalıydı devreden... Sık üretim, ama düşük maliyetler olmalıydı...

Kült olmaya doğru giden ve dört sezon boyunca, hatta bazen her iki haftada bir vitrin yenileyen markalar, gençlere ilaç gibi geldi... Avrupalı gençler arasında akşamüstleri işten çıktım, ardından da H&M den bir elbise aldım ile geçen dialoglar oluştu...

Ama en önemlisi şimdilerde oluyor...

Sokak modasını inceleyen sitelere bakıldığında bir şeyi fark ediliyor hemen.. Dünya’da bu güne kadar, bu denli saçma sapan giyinen ama bu kadar güzel gözüken bir kitlenin oluştuğu devir daha görülmedi sanırım...

Geçmişin gözüyle ya da belki de geleceğin... Tamamen sapıtmış durumda herkes..

Deri etekler, Trilby şapkalar... Değil bir bedende belki de ayrı insanlara ait olması gereken kıyafetler... Ama sadece bir kişinin üstünde... Her şeyin tersine muhteşem gözüküyor... Çünkü herkes harikulade bir saçmalıkla kendine güveniyor...

Tahminimce ilerleyen yıllarda oluşan bu akım şık ve rüküş kavramlarını da yerinden oynatacak... Bundan böyle de tarzını bulmuş ya da bulamamış kişiler olarak anılacak herkes... Henüz bu kıyafet sentezinin etkisinde kalan herkeste eskiden kalma hafif bir kopyacılık eğilimi, grunge-vintage ortak paydalar ya da zaman zaman eğretilikler göze çarpsa da bu işler sene içinde çok sürüm yapan markalar ve ucuzlayan moda çoğaldığında gittikçe genişleyecek ve hereketlenecek gibi gözüküyor...

Göz ucu: www.lookbook.nu

5 Mart 2010 Cuma

Sulugöz Sakızı

Ortaokul yemekhanesinde oturuyoruz... İki tane erken gelişme yanlısı kız arkadaşım karşımda oturuyorlar... İkisine birden baktım... ‘Ben büyümek istemiyorum!’ dedim... ‘A neden?’ diye sordular... Simli parlatıcı sürülmüş dudaklarını hafif de alaycı bir tavırla bükerek... ‘Bilmem? Büyümek istemiyorum, uğraşamicam!’ Zaten yemekhanelerin kokusunu da sevmezdim...

Bir yemin ettim ki dönemem.... O yüzdendir ki bazen aynaya baktığımda bir genç kız görüp, kendime yabancılaşıyorum. Sırf kendime mi? Çoğu zaman herkese.

Sonra duyuyorum... Hiçbir şey eskisi gibi değil yavrum...

Herkes erkenden yıprattı kendini... Şimdi kahvenin tadı, komşunun hatrı... Hiçbir şey eskisi gibi değil....

Zaman genişti halbuki, en az otuz yıl çocuk olabilirdik... Oysa ki bize tanınan çocukluk zamanı on üçte bitti.

Geçmiş o kadar geçmiş ki.... Geriye bakınca görüyorum... Geçmiş hep çok özleniyor ama kimse çocuk olmayı istemiyor ki...

Çocukluk dediğin.... Kurtulunması gereken bir durummuş. Büyümeyi istemiş durmuş herkes, bağımsız başına buyruk olmak için, birey olmak için... Çocukluk ulaşılan bir hedefe varmak için geçirilen bir süreçmiş...

Kimse çocukluğun balını yemeyi sevmemiş...

Halbuki en akıllıcası büyüyünce çocuk olmakmış... Madem reşit olmaya kadardı tüm sorun... Reşit olunca çocuk olsaymış ya herkes...

O zaman o şekerin tadı da, komşunun hatrı da... Batan güneşin görüntüsü de aynı kalırmış...

Kimse eskiyi özlememiş, sulugöz sakızını, o arkadaşlarla ilk dışarı çıkışı, ilk aşkını, yüzünün kırışıksız halini.... İnsan en çok kendine yakınlığını, kendine samimiyetini, masumiyetini... Çocuk halini özlemiş.. Bakış açısını, Dünya’yı algılayışını...

Aslında insanlık en çok kendini özlemiş....

20 Şubat 2010 Cumartesi

Hepimiz Tom'uz... Hepimiz yaşıyoruz...

500 days of Summer - Expectations vs Reality from G. on Vimeo.



500 days of Summer filminden... Çok merak ettim bu filmi...
Başrol Tom'a en çok benden 'Beyond Expectations' kısmı dileklerimle...
Amin.

14 Şubat 2010 Pazar

Pozitif Düşünmenin Dayanılamaz Acısı

Zorunlu okutulması gereken kitaplardan biriydi.

Polyanna.

Oysa Polyanna bir kahramandan çok bir zavallı idi.

Kim kendine gelen hediye paketinden koltuk değnekleri çıkınca iyi ki sakat değilim diyerek dans eden bir kız çocuğu olmayı öğrenmek isterdi ki?

Aslında Polyanna acaip sakattı. Hem de kafadan.

Büyüklerin küçüklere verdiği bir bilinçaltı mesajıydı Polyanna. Örnek gösterdiler; ama örnek olamadılar.

Kimse bu oltaya gelmedi.

Polyanna. İşte Polyanna... Tarihin en acı oyununu oynayan karakteri.

Herkes kitabı okudu da kimse o çilli deli olmanın avantajını göremedi, göstermediler de.

Pozitif düşünenler, hayatları boyunca en çok acıyı çekenler oldular. Üstelik acıları gole çevirme yeteneklerinden ileri gelen bir durum da değildi bu... Toplumun ciddi karakterleri tarafından itelendiler durdular hep.

Düşünenlerin nazarında pozitifler hep, zeka yoksunu oldu.

‘Pozitif olalım!’

Pozitifler böyle garip garip insanlardı; oysa ki hayattaki en zor şeyi yapıyorlardı.

Başıma gelen bu iğrenç vaziyeti şimdi alıyorum avantaja dönüştürüyorum… Gelen de bitmiyordu ki kardeşim. Birini çevirirken, öteki gelebilirdi.

Bu acılar geri dönüşüm manyağı mıydı neydi?

Gelen gelene… Olaya pozitif bakış açısı yaratmaya çalışma çabası bile, insanı sinir hastası yapabilirdi.

Ah, cicişler...

Oysa ki acıları dönüştürmemek de bir tarzdı hayatta.

Bir duruşu sergiledi.

Herkesteki tatlı sado mazo eğilimden ileri gelirdi, acı sevilirdi.

Çekenler, çektirenler...

Acı; çıkan koltuk değneklerle sevinmesine bile gerek kalmadan, istediğini aldırtana kadar onlarla birini de dövebilirdi de zaten.

Güçtü, güçlüydü..

Tadından yenmedi.

İnsanevladı olarak doğuşumuzdan beri sevdik bu işleri.

Acıya inanılmaz bir eğilimimiz var idi. Bu nedenle pozitif olmak pek olaysız kaldı yaşamın yanında; pozitif insan başından her şey geçen, ama hiçbir şey geçmeyen insan oldu.

Ne negatif, ne pozitif....

Aslında acı, bir hal değil herkesin kullandığı bir araç olarak; belki en cefakar olandı.

4 Şubat 2010 Perşembe

80.Kişi

Etrafa bakıyorum.. Herkes seviliyor.Hem de ne çok. ‘En kutsanmış benim, bolluk içinde yaşıyorum.. Her istediğim gerçekleşti... İşte bu yüzden en çok beni seviyor!’ ‘Ya ben, ne zorluklardan çektim, başıma gelmeyen kalmadı, ben güçlüyüm ve bu yüzden en çok beni seviyor!’

Bir cümle vardır ki herkes söyler ‘Tanrı herkesi eşit sever!’ arkasından tatlı bir sessiz kuyrukla gelir... ‘Aramızda kalsın en çok beni!’

Tanrı en çok beni seviyor!

Beni Tanrı anladı. Benim yediğim bu haltları, o neden yediğimi biliyor.

Birbirimizin yediği haltların nedenlerini anlamadık ya biz; kimse tanrının favorisi olma sevdasını da bir yana bırakamadı.

Kesin cehennemlik kararları imzaladık ya biz... Sorguladık, affedemedik, kabullenemedik ya biz... En çok kendimizi... Çekilemedik bu kimsesizlikten...

Tanrı belki de herkesi aklın almadığı gibi severken, senin aklının aldığı kadarı ile sevebiliyor bu nedenlerden....

Bugün ben Tanrı’nın en sevdiği sekseninci kişi olmaya karar verdim. Gönüllü olarak yaptım bunu. Özel bir sayı değil, doksanıncı da olabilirdim. Aklıma ilk seksen geldi... Ya bir milyonuncu... O da olur.

Bugün ben rekabetten çekildim. Kendi kendime aldım bu kararı. Ve hiç bir şey değişmedi...

28 Ocak 2010 Perşembe

Elma Açılımı

Herkes açılımı konuşuyor. Açılıp duruyoruz. Açılmak istiyoruz. Açıl, saçıl… Peki ya tarihteki ilk açılımı kimin yaptığını biliyor muyuz?

Tarih’teki ilk açılımı, ilk kadın olan Havva yapmıştır. Havva yasak elmayı yiyerek sonradan literatüre geçecek ‘Elma açılımı’na imza atmıştır. Siz açılımı yeni bir şey sanın durun. Tarih zaten öyle bir açılışa sahne oldu ki, bu açılım hiçbir şey.

Havva’nın kıymetinin bilinmesinin bu kadar zaman alacağını kim bilebilirdi? Havva olmasaydı Cennette yaşayacaklarına inanlar için; o zaman canının yanmasının ne demek olacağını bilecek miydin? Kovulmanın belki de özgürlüğün anahtarı olduğunu? Kötülüğü veya yasak delmenin anlamını bilecek miydin? Ya cennetin kodlarının insanın zihninde ısırmayı tetikleyen bir histe gizli olduğunu, bir mekan değil; kendinde olduğunu?

Cennet’in çocukları… Elmanın tadını merak edenler olmalılar…

Ya Pandora’nın kutusu.. O da kutusunu açmıştı. O kutusunu açmasa cennet, başka biri kutuyu açana kadar sürüp gidecek miydi?… O felaket günü gelene kadar diye sürüp giden cennet; sonsuz olabilir miydi? Senin cennetin, koruma mı istiyor, senin cennetini bir kutu alıp götürebiliyor mu? Pandora kutuyu açmasaydı, cenneti bozulabilir sanacaktın… Cennet korunacak bir yer değildi halbuki.. Cennet korumanın bittiği yerdi.

Cennetin çocukları… Kutuları açanlar olmalılar…

Herkesin cenneti ortak olabilir, ama benimki değil. Benimkinde merak edenler, elmayı ısıranlar, ayvayı yiyenler, kendilerine emanet edilen kutuları merak edip açanlar, bir eliyle sol göğsüne hafifçe vururken, öteki elini ileri geri sallama niteliğine sahip, dilini burnuna değdirebilen, dirseğini yalamaya çalışan insanlar, gözleri kapalı sağa sola atlayanlar, her türlü şeyi duyup hiç aklına gelmeyen şeyleri yapanlar, hareket edip geri kalan uzuvların hareketine yetişmesini bekleyenler, kendinden bile önce davrananlar var. Dengesizler, duygusallar, hayal alemlerinin genişliğinin hızına çoğu zaman evrenin bile cevap veremediği, içki içmeden sürekli alkollüymüş gibi davrananlar var...

Çünkü bu benim cennetim ve onu ben kurdum.

Açılmak iyidir. Kapanmışken fazlası boğacakmış gibi gözükse de, bir kere açıldıktan sonra kimse geriye dönmek istemez. Belki de bu yüzden kıyıdakiler için açılan boğulmuştur... Açılmak iyidir, açılalım...

Kalb-i Zihin

Zihin konuşur, son derece didaktiktir. Ne istediğini bilir, bir komutandır... Son sözü söyleyecekmiş gibi bir havası olduğundan, vücutta ehemmiyet taşır. 'Bana bilgi ver!'... Hemen koşarak bir kitaptan, bir yazıdan bilgi alınır... Soruşturulur.. Cevap bulmaya çalışılır, sonuca gidilir. Ve Kalp bütün bu çabayı boşa çıkaracan noktayı koyar; ‘Ben bu bilgiyi sevmedim!’

Karın da zihni adamdan sayıp mesaj gönderenlerden biridir. 'Acıktığımı söyle!'... Zihin mesajı alır, sahibine sesi gönderir.. ‘Aşağıdaki acıkmış yemek yolla!’ Yemek bulunur, yenilir karın doyar. Sorun hallolur. Kalpten yine ses gelir; ‘Çok sevdim bir tabak daha yiyelim!’

Sosyolojik bir ihtiyaç olarak araba almaya karar vermişsinizdir. Zihin içinden mantığı da üreterek poker masasına oturur... Uzun toplantılardan gözleri çökmüş olarak çıkıp basit, sizi bir yerden bir yere götürecek mütavazi bir araba almanız konusunda karara varırlar. Size bunu iletir onayınızı alırlar. Siz de çenenizi sıvazlayarak, gayet makul bir ifadeyle ‘Haklısınız!’ dersiniz... Kalp yine anlamsız bir noktada peydah olur... ‘Bugattiii, Masseratiiiiii...... Spor arabamız olsun!’

Susuzluk zihne sinyal yollar.. ‘Su, suuuuuu, su!’ Su içilir, kalpten yine ses gelir; ‘Kolaaaa kolaaaa kolaa daha güzel!’ Böbrekler ne kolayı ne de suyu süzerken sesini çıkarmaz oysa ki... Cefakar birer memur gibi çalışırlar. Kalbin ve zihnin savaşı sırasında işlerine bakarlar, biraz sessilik isterler ama... Seslerini de çıkarmazlar... Boylarını aşar belki de... ‘Neyse ne, bu döngü gitsin de biz işimize bakalım... Ne yaparsa yapsınlar...!' Yan tarafta isyana hazırlanan kalın bağarsakları süzerek... Fakat sonuçta bu savaşın faturası hepsine kesilir.

Siz yolu arşınlarsınız da kalbe birşeyi beğendiremezsiniz.. Bazense öyle sever ki yolu, geri dönmek istediğinizde isyan çıkartır. Kalp o kadar ciddiye alınmayacak açıklamalar yapar ki... Bir araba verseniz direksiyonu bırakıp dondurma yiyeceğinden, sürekli itilip kakılır. Oysa ki zihin daha arabaya binmeden havayı koklayacaktır. Kalp sürekli ‘Sen sus, tüm isteklerinin cezasını ben çekiyorum!...’ cevabı ile karşılaşır, zihni yanınıza alıp korkutma taktikleri uygularsınız, 'Bak sana bırakıyoruz sonra biz uğraşıyoruz!' dersiniz. Pis pis sırıtır. Arada nadiren uyum gösterdikleri olur ki o zamanlar da zihin söyleyecek söz bulamadığı dakikalardır, ne de olsa kalp kadar hazırcevap ve ısrarcı değildir zihin. Devlerin savaşı. Bu yüzden er ya da geç biri birine tam söz geçirmeli ve ötekini susturmalıdır. Ortada bir savaş varsa bir de galip olmalıdır.

Belki de bir ihtimal olarak zihin, baştan aşağı kalp olana kadar geçirdiğimiz sürenin adıdır; ve bu yüzden bir gün kalp direksiyonda otururken havayı da koklamasına gerek kalmayacaktır.

8 Aralık 2009 Salı

Sam

İçgüdü denilen şey amiyane tabiri ile son derece çakma bir güdü olduğu için, yaptığı dürtü de dürtüden sayılmaz. Çünkü içgüdü sadece bir kalıptır. İçgüdüyü bugüne kadar gören de olmamıştır. Bir his. Öyle de masum kılıklıdır ki, biraz inanmaya meyil edeni rahat bırakmaz. Yaptığı şeylerle sürekli bir huzur vaadinde bulunur ama susmaz. Şunu da yap rahatlayacaksın, bunu yap olayı çözdün... Kim kimden emir alır, kim kime emir verir, emir nedir belli değil. Huzura götürücek gibi duran, huysuz huzursuzun tekidir. Bu nedenle içinden çıkılmayan tüm işlemler üstüne atılır. İçgüdü. Ne içgüdü? İçgüdü işte. Onu kimse suçlayamaz.

Sam Wants You!

Şimdi içgüdünün adını ‘Sam!’ varsayalım. Sam’in vaatlerinin örnekleri bitmek tükenmek bilmez. Sam çocuklukta konuşmaya başlar. Oyunların içine girer. Sam sinsi bir oyuncudur. Küçükken karoların çizgilerine basmamaca oyunu oynardım. Sam ile ilk tanışmamız Bebek Park’ına 80’li yıllara denk gelir. Ufağım, karoların çizgisine basmadan ordan oraya koşuyorum, septik değilim allahıma şükür. Her çocuk gibi olmayan şeyden oyun çıkarmaca, abuk subuk zıplamalar hoplamalar. Sam oyuna nerede mi katıldı? O gün ben karoların çizgilerine basmadan atlamaya çalışırken, haince zihnime sokuldu ‘Şu karolara basmadan gidersen, annen baban çok yaşayacak, basarsan ölürler!’ ‘Hoşgeldin Sam!’ Sam says; ‘Do it!’ O zamanlar Sam’a henüz girişemediğim yıllardı, efendi gibi canhıraş karo çizgilerine basmamaya çalışıyorum. Anne baba kurtuluyor, çok yaşıyorlar ama Sam yeni bir emir verene kadar. İnsanın aklına gelir mi ‘Sen nereden biliyorsun Sam tüm bunları?' demek. Sam içgüdü, içgüdüye soru sorulur mu?

İlerleyen yıllarda Sam konuşmaya devam etti. Şunu yaparsan şöyle olur böyle olur vıdır bıdır... Sam'in hayatıma müdahale etmesi bitmedi gitti.. Hiç unutmuyorum. Lisede ders çalışıyorum Sam yine vaatlerde bulunmaya başladı, canıma tak etmiş sürekli vıdır bıdır. 'Sam!' dedim. 'Ne diyorsun bak buraya yazıyorum! Çıktı çıktı, çıkmadı bittiğin an!' Sam’de bir kuzuluk vuku buldu. Konuşmadı ama ben dediklerini hatırlayıp gelecekle ilgili ne tip vaatleri varsa deftere yazdım. Dediklerinin de hiçbirini yapmadım. Günler sonra aklıma geldi, defteri açıp okudum, Sam küllüyen yalan bi kişilik. Ne içgüdüsü, Sam bildiğimiz salakcan. Hiçbir dediği tutmuyor.

Sonuçta Sam defteri böyle kapandı.

Bu nedenle bazı geceler Lucifer ile oturup sohbet ettiğimiz zaman, ben ona sorarım.

'Lucifer! Sen karanlıktan değil misin?'

Lucifer ‘Evet!’ diye cevap verir.

O zaman derim 'Ne halt yemeye benim yanımdasın?'

Lucifer cevap verir.

‘Doğru diyorsun!’

Sonra da sarılıp ağlaşırız.

21 Kasım 2009 Cumartesi

Proton Çarpıştırıcısı

O kadar sıkıldım ki… Çarpıştırsanız da kurtulsak… Protonları… Bilimadamlığını kesinlikle anlamış değilim.. Bilim adına geçen yıllar büyük bir çoğunluk için nerede nasıl geçiyor? Anlaşılır gibi değil. Sözüm meclisten dışarı fakat büyük bir çoğunluk geçen öğrencilik zamanlarında ne yapıyorlar da sonuç proton çarpıştırmaya gidiyor o kısmı benim için bir muamma. Atomu inceliyor, bomba yapıyorlar... Aya gidip, izzeti ikram örnek topluyor, yıllar sonra bombalamaya karar veriyorlar, protonu inceleyip çarpıştırmaya karar veriyorlar.. Benim anladığım kadarıyla durum bilimadamlarına o kadar karışık geliyor ki sonunda sinirleri bozuluyor hepsinin ve hınçlarını inceledikleri şeylerden alıyorlar, biz de bilim sanıyoruz. Tam aksine.

Hani biz sıradan insanlar olarak toprağa bakıp; 'Allah’ım bu nasıl bir şey. Nasıl yarattın?' diye saf saf yüzlerimizde huzur ile şaşkınlıkla karışık sersemlemiş bir ifadeyle kek gibi düşünürüz.. Suya bakarız Allah’ım sen nelere kadirsin gibi duygusal anlar yaşarız ya hani.. Sonra da günlük hayata geri dönüp fatura hesabı yapılmaya başlanılır falan.. Bilimadamlarında bu tip huzurlar vuku bulmuyor ne yazık ki. Allah’ım sen nelere kadirsin biraz anlayalım bakalım diyip sinirleri bozuluyor hepsinin.. Niye bu kadar geriliyorsun arkadaşım? Anlamış değilim. İnsan gibi inceleyip, efendi gibi bulsana sonucunu. Nasıl bir ruh halidir anlaşılır gibi değil. Çok düşünme delirirsin derler, düşüncenin neresinden girildiğine bağlı bence. Bilimadamlarının çoğu hep yanlış yerden düşünmeye başlayıp en iyisi yok edelime götürüyor olayı kanımca. Sonuçta moda insanın kendine yakışanı giymesi değil mi? Çok şüpheleniyorum.

Kesinlikle bilimin karşısında olmadığımı ifade etmek isterim. Ama bu da bilim değil ki. Ya da benim tarafında olacağım bir bilim tarzı değil. Benim tarafım ilgi çekici olmayabilir fakar sonuç ortada. Görünen köye kılavuz istemek anlamsız. Bizim hayranlığımızın bir yere varmadığı çok açık. Bu arkadaşların da bir yere varmak yerine vardıklarını yok etmeye çalıştıkları da aşikar. İyi niyetli olduklarını düşünüyorum düşünüyorum... Optimizmim tükeniyor... Beyaz bir önlük giyip aralarına sızmak istiyorum. Nasıl insanlardır? Ne yaparlar... Bu fikirleri karılarıyla veya kocalarıyla kavga edince falan mı çıkarırlar? Nedir kimdir bunlar? Bu kadar okuyup, formül ezberlenip yok etmeye yönelik fikirler nasıl çıkar? Neden biz geliştikçe her dokunduğumuz şey virütik, hastalıklı ve daha tehlikeli oluyor sevgili ilim bilim insanım?

Sokaktaki sıradan vatandaşa sorsak aynı fikri verir... Patlatalım, kıralım, bölelim... Birisi de protonu çarpıştırmak yerine mesela kuşların yer altına ekmek düşürmesini nasıl engellenir onu düşünse mesela. Ne güzel olur. Ne bulunan bilgi, bilgi. Ne uydurdukları yalan mantıklı. Ne yaptılarsa yine koca makineye ekmek düşmüşlüğüne inanmak durumunda kalıyoruz. Bilimadamı değil, üç yaş yuva çocukları. Böyle giderse ışık hızını da çok kısa bir zamanda keşfedecekler o da bilimadamlarını protonlar kovaladağında, kaçarken bulacakları bir keşif olacak.

Doğanın Kanunu

Belgesel denince çoğumuzun zihninde çağrışan tek bir görüntü vardır. Bir aslanın kovaladığı bir ceylan... Sakin sakin otlanan ceylan Afrika bozkırları arasında aniden beliren aslanı, kaplanı görür görmez canhıraş koşmaya başlar. Bu yarı hüzünlü, yarı buruk kaçışın genelde sonu ise kaçınılmazdır. Doğanın kanunu... Gecenin bir saatinde televizyon izlerken arkadaşımla yine bu klasik görüntüye denk geldim. Gözümün ucu televizyonda yorum yapıyorum.. Vahşi kedi, ceylan için yıllar alan ama sadece saniyeler süren koşusunu başlatıyor...Son manevrasını yapıp, ceylanın boynuna atılıyor.. ‘Yakaladı işte... ‘ bilgisayarıma dönüyorum... ‘Artık çaresi yok...’ ‘ Al işte, gitti !..’ Çocukken çok mu bambi izlediğimizden midir nedir? Görmezden geliyorum. Ardından bir daha bakıyorum. Vahşi kedinin yavruları da ava katılıyor. Yememiş içmemiş öyle iyi gözlem yapmışlar ki.. Daha bir kaç hafta öncesine kadar göz kapaklarını açmakta zorlanan yavru kediler, ceylanın boynuna atılıyor... Yoruma devam ediyorum.. Yavrulara ayrı kızgınım, anneye ayrı ‘ Daha dün süt diye ağlıyordunuz! Vejeteryan olsanız olmaz mı?’ gibi akla hayale sığmayacak yorumlar yapıyorum ki ben bile şu insan halimle en son vejeteryan olabilicek nevi şahsına münhasır karakterlerden biriyim.. İzlemiyorum. Gayet ciddiyim ki o sırada arkadaşım ‘Merve bak çabuk !’ diyor. Televizyona bakıyorum. Ortalık süt liman, ceylan yeniden koşuyor... Kurtulmuş, hem tam da yere yatmışken, boğuşmanın sonuna gelinmişken... Ve arkasından baka kalan bir vahşi kedi. ‘Ne oldu diye soruyorum?’ Ceylan boynuzlarını kedinin karnına geçirmiş. O sırada kamera tekrar kediye dönüyor. Kedi dimdik ayakta , fakat karnı yaralı... Ceylanın arkasından bakıyor. Öyle bir bakıyor ki düşüncelerini görüyorum. Ben bu kadar insan bakan bir kedi görmedim. Şaşkınlık, gözlerinin yerini almış gibi.. Acısını hissettiğini düşünmüyorum.. Sadece ceylanın arkasından bakıyor... Ceylana başka bir hayvanmış gibi bakıyor.. Belki orada ceylan oluveriyor bir anda... Ben de onunla birlikte o anı yaşıyorum. Kendimi kaptırmış vaziyetteyim. Ve bozkırlara yığılıveriyor... Aniden.. Sonra yavruları görüyorum tek başlarına yürüyorlar... Belgesel bitiyor...

Geçen haftalarda izlediğim bir belgeselin üzerine tuz biber oluyor... O belgeselde ise başka bir vahşi kedi bir maymunu kovalıyor... Maymun sürüsünden ayrı kalmış hızlı koşamıyor.. Kaplan, maymunu yakalıyor ve yine doğanın kanunu.. Perde kapanıyor.. Kaplan alıyor maymunu sakin bir yere götürmek için yürümeye başlıyor.. Birden dikkatini bir şey çekiyor, maymunun karnında bir yavru var. Maymunun neden hızlı kaçamadığı anlaşılıyor. Yeni doğmuş bir yavru... Kaplan maymunu bırakıyor. Yavru maymuna bakakalıyor. Kaplan bayılacak gibi, hareketleri, bakışları... Vahşi ruh hali toz oluveriyor bir anda.. Gözümü kırpmadan izliyorum.. Yavru maymunun etrafında dolaşmaya başlıyor.. O kadar çaresiz ki... Bir ileri gidiyor bir geri...Yavru maymun ağaca tırmanıp dallarına yapışıyor... İçgüdüsel olarak belki.. O kadar küçük ki ve o kadar çok uykusu var ki gözleri kapanıyor... Tırmandığı yerde uyuyakalıyor.. Kaplan yavru maymunun çıktığı yerlere çıkamıyor.. Patileri ile nazikçe yavruyu indirmeye çalışıyor. Patilerini nahifçe kullanıyor ve yavruya ulaşıp ensesinden hafifçe dişleyerek tutuyor.. Afrika gece soğuğu çoktan başlamış vücudunu uyuması için sıcak bir örtü gibi kullanıyor. Sarıp sarmalıyor küçük maymunu ... Kaplana kaplan, maymuna maymun demek mümkün değil.. Rene Magritte’in tabloları gibiler ‘ Ceci n’est pas un pipe!’

Son iki haftada denk geldiğim iki belgesel de asıl belgeseller olarak izletilmeli bence... Tesadüf değil doğanın kendisi aslında.. Etçil otçul her ne olursa olsun... Bilmediğimiz çok şey var.. Hatta o kadar çok şey var ki.. Şu gelişmiş halimize bakıp belki de zaman zaman utanmamızı gerektirir.. Vahşi olan herzaman kazanmıyor, güçlü neye göre güçlü? Ne zaman güçlü? Güç nedir? Acaba birşeyleri gözlemlemek bize çok mu zor kafa karıştırıcı geliyor? Bir şeyin tersini olduğunu düşünmek, hayal etmek çok mu ürkütücü? Öğrendiklerimizin çoğunun yanlış olduğunu düşünmek, korkunç mudur? Biz sırf öyle öğrendiğimiz için değil, sadece kolay olduğu için mi her şeyi ezberleyip biliyor numarası yapıyoruz? Ceylanlar da can alabilir, vahşileşebilir mi? Ya da kaplanlar sadece soğukkanlı birer katil midir? Belki bu görüntüler şans eseri çekilmiş bir kaç rastlantı olabilirler ... Ama bu doğanın bir kanunu olduğu tezini az da olsa sarsmaz mı? Yoksa asıl vahşiler doğanın bir kanunu olduğunu, sistematik bir gidişatını olduğunu düşünen bizler miyiz? Düşünmek gerekiyor.... Düşündüğümüzü ezberlemeden...