21 Eylül 2009 Pazartesi

Bayram Çocuğu

Bayram kutlamak güzel. Nesi güzel? Bayram geliyor, bayram demek güzel. Tatil olacak, dinleneceğiz demek güzel. Peki ya bayram geldiğinde? İşte o kısmı biraz karışık.

Bayramları çocukluğumdan beri çok sevemedim. Kanımca da kimse bayılmıyor. Bu çıkarımı nereden mi yaptım? Üç tane sevdiğim insana sordum, üçü de sevmiyor. Bu durumu hemen kafamda genelledim, sonuca vardım. Bayram insanın üstünde baskı oluşturuyor. Peki neden?

Neden olacak? Hemen cevaplıyorum. Bayram denilen tatil olayı bir dizi ritüelden oluşuyor. Çoluk çocuğa, kıyafet alınacak, gezmeye gidilecek, bir sürü gıcık akrabayı görmek için yollara dökülecek, gidilen mezarlıkta bir sürü mermerin üstünden atlayarak hedefe ulaşılıcak, varılan kabirin mezar taşının kırıldığı görülecek sinirler bozulacak. Bir de üstüne üstlük bu gösterilen üstün kondisyonu takdir eden kişinin de teşekkür etmesi gündem dışı. Onu da geçtim iadei ziyaretinden de çok korkulacak. Yine ardından gidilen evlerde bi sürü çocuk koşacak, ardından yorulan çocuklar birbirlerine girecek. Kafalar şişecek, o çocuklar verilen harçlıkları beğenmeyecek, ayrıca şeker komasına da girecekler. Olmadı, evdeyken kapı çalacak gündelik hayatta adını bile duymadığımız insanlar bahşiş toplayacak. Zırrrr... Çöpçünüz... Zırrrr.... Davulcunuz. Amip gibi sürekli türeyen ve aniden bir ordu halini alan başka çocuklar da kapıları çalacak, şekerler verilecek, beğenilmeyen şekerler arsız çocuklar tarafından kapıya tükürülecek. Alışveriş merkezlerine girilemeyecek, girilse çıkalamayacak...Ve daha nicesi...

İşte bayramlar bu yüzden harika geçmiyor.Yurtdışına, oraya buraya gidenler birazcık vicdan acabı, biraz da yorgunluk derken kurtaracak durumunu. Ya kalanlar? Eve döndüklerinde bayram için tatil istemeyi düşünmeye başlayacaklar işverenlerinden. İş günlerini de iple çekecekler, iple... Böylesine iş aşkı hiç görülmeyecek. Bayram dediğimiz yapılması gerekenler listesi... Adı bayram... Belki de en güzeli, deliye olan bayram.

01 Eylül 2009 Salı

Uzaylıdan Mesaj...

‘Merhaba Dünya’lılar! Müsaitseniz misafirliğe gelmeyi düşünüyoruz. Fakat o kadar tırsık bir ırksınız ki, su savaşı için geldiğimiz sanıp kafamıza taş atarsınız diye korkuyoruz. Sizi bilgilendirmek adına söylüyoruz ki biz hanımla daha bu sabah kahvaltıda iki hidrojen ve bir oksijeni birleştirdik. Eğer sizin milyonlarca yılda gidilir gelinir dediğiniz yerlerden gelebiliyorsak, elbet suyumuz da bitmiş olamaz, benzinimiz de. Lütfen biraz saksılarınızı çalıştırın.

Sürekli sizin 'Dünya'lı ve bizim 'Uzay'lılar olduğumuzu söylüyorusunuz. Bir kere şunu iyice anlayın. Siz de bize göre uzaylısınız. Kendinizi beğenmiş halinizden bıktık usandık. Ayrıca bizi tasfir şekillerinizden de. Bizi görmeyi isterseniz biz görünürüz. Ya görünmemizi isteyin ya da bu paranoyak halinizi bir kenara bırakın. Hem görmek istemeyip hem de saçma sapan fikirlerle üstümüze gelmeyin.

Biz de sizden bıktık. Aman çok da meraklıydık size. Kendinizi ne sanıyorsunuz anlamış değiliz. Çok havalısınız ama hala petrol aramak için kuyu kazıyor, oksijen bitiyor diye ağlıyorsunuz. Herşeyden öte siz daha birbirinize uzaylısınız. Bilmem anlatabildik mi?

Biz de size görünmek için ölüp bitmiyoruz. Bir faydamız dokunur belki diye düşündüğümüzden gelip gidiyoruz. Yoksa biz gezegenlerimizde çok mutluyuz. Size ihtiyacımız yok. Size ihtiyacımız olsa sizi çoktan ele geçirmiştik. Bu da böyle bilinsin....Ve de buna ilaveten...

Buradan itibaren kanalın hattı kapandı. Ç.P.U kanalı adını verdiğim kanal sayesinde bana bağlanan uzaylılar, daha sonra ayıp söcükler söylemeye başlayınca onları sakinliğe davet ettim. ‘Bize akıl verme ulan!’ diyerek bana ayıp ulanlı sözcükleri söylediler. Oysa ki ben onları sadece bir yere davet etmiştim, anlamadılar. Ben de çok şaşırmadım. Bence kalpleri çok kırık. Onlara çiçek göndermemiz gerekir. Hepsi bu kadar. Bu dediklerimi bloğuna yazarsan çok sevinirim.

Ayşecik.

Ayşecik bu sözleri söyledikten sonra poğaçasını yemeğe devam etti. Ayşecik’e Ç.P.U adlı kanalın adını tam olarak sorduğumda bu kanalın adının ‘Çok Pis Uydurdum!’ olduğunu söylemiş ve daha sonra da pis pis sırıtmıştır. Ayşecik’e teşekkür ederiz.

16 Ağustos 2009 Pazar

Aranan Suçlu: Zaman !

İnsanoğulları ya da kızları... Biz, zamana hiç alışamadık. Ya çok hızlı geçti, ya da çok yavaş... Zaman bizi yaşlandırdı, zaman bizi hasta etti. Ya da öyle tadına varılmadı ki, hızlıca akıp geçti. Zamandan nefret ettik, zamanı çok sevdik..

Zamanla tuhaf bir ilişkimiz oldu. Zaman bize fırsatlar getirdi, bizden ne de çok götürdü. Zamanı affedemedik.

Zaman bize sabretmeyi de öğretti, kaybetmeyi de kazanmayı da...

Bize umut verdi, bize geleceği vaat etti.. Çok zaman bizi rahatlattı.. Az zaman koşturdu...Zaman bizi tembelleştirdi, bizi zaman çalışkanlaştırdı...

Zaman bizden kimleri aldı götürdü, kimleri getirdi...

Ama zamanın kendisine sorsak o hiç gelmedi aslında... Godot’yu beklemek derler ya... Zamanın kendisi Godot’ydu...

Doğru zaman var mıydı?

Adına zaman denilen şey değildi belki de doğru olan, bizdik aslında bizlerdik o an doğru olan..Kendimizdik hazır olan ya da olmayan.. Bilmem ki? Yine de bizdik zamana gönüllü bağlanan... Kendimize bahanemizdi, ihtiyacımız vardı... Yalanımızdı, sözümüzü geçiremediğimiz atımızdı zaman... Yoksa biz olmalıyız zamanı hızlandıran ya da yavaşlatan... Belki de o zaman, bu zaman....

11 Ağustos 2009 Salı

Yorum Fırtınası

Son zamanlarda gazeteleri okurken haberlerden çok yorum yapanlar gözüme çarpmaya başladı. Yorumlar öylesine haber niteliğindeki, haberler yanında yorum kalıyor.

Doyamıyorum. Bir daha bir daha bir daha okuyorum. Henüz haberin yorumu yoksa gelecek yorumları düşünüyorum. Bir deneyin, tadını alan bırakamaz. Belki de bu arkadaşlardan en azimlillerini toplayıp bir yorum gazetesi çıkarmak gerekir.

Eskiden yorum denilen sokak röportajıydı, halkın nabzıydı... Artık interaktif yorumların tadına doyulmuyor. Nasa uzaya mı gitmiş, bilimde yeni bir gelişme mi olmuş hiç farketmez, yorumcular kül yutmuyor.

Yorumcular karakteristik özellikleri olarak, Dünya’nın gelmiş geçmiş en geniş insanları.Aynı zamanda kendilerinden çok eminler. Öylesine eminler ki hayranlık duymamak elde değil. En karanlık sırları daha önceden biliyorlar, hiç bir şeye şaşırmıyorlar ve en önemlisi şaşıranları ayıplıyorlar. Yorum yapmakla kalmıyor birbirlerine de karışıyorlar. Yorum fırtınası bu olsa gerek.

Uzayda su bulunuyor... Yorumculardan en yoranı cevap veriyor ‘ya zaten bilinen bir şeydi bu!’ , ‘bilimadamları kerevizi faydalı buldu!’ ‘ya ben hep kereviz yiyordum zaten, yarın da domatesi faydalı bulur bunlar!’... Yanlış anlaşılmasın, ben yorumculara kızmıyorum, ayıplamıyorum. Onlar şaşırmayan üstün insanlar. Tek derdim şu. Madem sen dna yapısını uzaydaki suyu, biliyorsun. Ne diye insanlıktan bunu saklıyorsun? Nasa yıllarca harap oldu, bilimadamlarının saçında onu bunu araştırmaktan tel kalmadı, ne analar ne bacılar ne astronotlar yıllarını buna adadı. Senin hiç mi vicdanın yok ey yorumcu? Neden bize söylemiyorsun? Ne garezin var? Hani kardeşlik barış... Kırılıyorum darılıyorum..

Son sözüm yorumculara... Lütfen önceden biliyorsanız bazı şeyleri bize de açıklayın..mahrum etmeyin.. Boşuna yorum’mamış da olursunuz... Bizim için.. Dünya için... Gelecek için.. Saygılar.

02 Temmuz 2009 Perşembe

Merkeze Gönderelim !

Tüketici milleti henüz şaşkın kullanıcılar iken alınan mal bozuksa bozuk çıktı, yıpransa çabuk yırtıldı derdi tamire koşardı. Daha sonra tüketici uyandı, kötü veya hatalı bir mal boyandığında, esnediğinde mağazaya geri iade etmeye karar verdi. Arsızlaştı, panterleşti. Hakkını aradı. Bir oldu, iki oldu, üç oldu... Mağaza sahibinin sinirleri yay gibi gerildi.. Sonunda da bir karar aldı ve ürünleriyle ilgili ortaya çıkan hatalara kendini adadı. O günden itibaren bütün renkleri birlikte kullandı, en üstün lastik teknolojisi üretti, üstüne titredi yaptığı her parçanın, bunu diğer sektördeki arkadaşları ile paylaştı ve bir daha hiçbir elbise kendi kendini boyamadı, lastikler çatırdamadı ve de mayolar erimedi... Demek isterdim ama tabii olmadı. Bunlar belki de olması gerekenlerdi. Bunun yerine mağaza sahibi daha havalı bir icat buldu. Onun adı da ‘Merkez!’ oldu.

 Merkez öylesine havalıydı ki. Tüketiciler olarak biz, özellikle kız insanları ‘Merkeze Gönderelim!’ sözünü duyar duymaz silkindik ve kendimize geldik. Elimizde tuttuğumuz tasarım verilmiş kumaşa hava katıldığını hissettik, biraz gerildik, biraz suçlandık. O cümlenin içinde neler yoktu ki... Merkez diyince akan sular durdu. İtiraz sona erdi. Acaba hata bizde miydi mağazada mıydı? İşte buna 'Yüksek Merkez Kurulu' karar verecekti. Merkez öylesine 'Nasa'ydı öylesine saygı değerdi ki cevap için beklemeye koyulduk.

 Merkeze gönderelim sözü bir tek bende böyle mi bir etki yaratıyor bilmiyorum. Merkez duyar duymaz aklıma beyaz önlüklü insanların dolaştığı bir laboratuar geliyor. Mikroskoplar, ultraviyole ışınlar ile eldivenli hanımlar beyler sizin muhtemelen dün üstüne kahve döktüğünüz ve kedinizle yuvarlandığınız elbisenizi inceliyorlar. Üstün teknolojili iplerle geriyor, elbiselerin her bir karesini ışık hüzmelerinden geçiriyor, kaçırılan uzaylıların üstünde deniyor, Satürn'den onay alıyor ve yaklaşık iki hafta sonra yüksek kurulda toplanıyorlardı sanki. Ve de oy birliğiyle karar alıyorlardı. Kullanıcı hatası. Üstelik bağımsız bir kurul da değil. Mağazanın merkezi. Kusura bakmayın merkez kelimesi o kadar havalı ki. Ancak o cümlenin anlamı benim aklımda böyle doluyor.

Fakat birimizin aklına da şu cümle gelmiyor mu? Sizin merkez madem bu kadar havalı neden sizin aldığınız morla üstüne diktiğiniz beyaz bi yıkamada birbirine giriyor. Biz kız milleti olarak deli değiliz. Ben daha özenle aldığım bir elbisenin üstüne asit döküp etrafında ateş dansı yapmadım mesela. Doğru söyleyin mağazacı arkadaşlar; merkez falan hikaye o seneki bilançoya bakıyorsunuz kardaysanız büyüklük sizde kalıyor, zarar varsa hata bizim oluyor. Öyle değil mi? Şurda hepimiz aynı Dünya’nın insanıyız. Araya merkezi karıştırmayalım, oturalım bi konuşalım.

Neden bu elbiselerin teknolojisi değişmiyor da merkez kuruluyor? Neden bu elbiseler su görünce çıldırıyorlar? Neden sıcakta yıkayınca amiyane tabiriyle bebelere balon oluyorlar? Neden havuzda klordan eriyorlar? Siz mayo yaparken de havuzda klor vardı, yaptınız hala var, merkez kuruldu hala o havuz klorlu. Yün koyundan elde ediliyor yıkanınca küçülüyor mesela, peki koyunlar neden yıkanınca küçülmüyor? Haydi bakalım. Ben de tüketici olarak günümün her dakikasını kıyafetlerimi ayrı ayrı yıkamaya veremem ki güzel kardeşlerim. Atıcaksınn hepsini makinaya 'cillop' gibi çıkıcaklar, bu kadar basit. Tüketici olarak tükendik biz. Rica ediyorum. Bundan sonra merkeze göndermeyi düşündüğünüz elbise mayo vesaire olursa şunu unutmayın sevgili mağaza sahipleri; merkez, tüketici olarak benim ve oraya geldim. Şimdi değiştirin elbisemi. Saygılarımı sunar bütün merkez tüketici kardeşlerime iyi günler dilerim.

30 Haziran 2009 Salı

Arttırmayan Bayan

Küçüklüğümüzden itibaren arttırmamayı öğrendik. Yiyeceğin kadarını al, giyiceğin kadarını giy, yeteri kadar konuş. Odur budur. Kime yeter, neye yeter. Bilmiyoruz. Öğrendik de öğrendik. Tüketmenin zevkinden çok arttırmamak çabası sardı bizi. Kalan pilav arkamızdan koşacak diye yemek yenir mi?  Yedik işte biz. Biri de demedi o pilav koşamaz diye. ‘Pilav taneleri koşsa o yumoş halleriyle bize ne olur ki?’ diye sormadık.

 Şimdi de televizyonda sürekli yün ören neşeli bir kadın görüyorum. Sabah akşam örüyorlar. Mesela örnek şey edeyim ‘Yarasa Şalı’ ördüler. Yarasa gelse üşüdüm diye, giymez. Ardından da bir büstiyer, büstiyerden arta kalanı başlarına sardılar, geri kalan parça bele kemer oldu. Bir şey artmadı sonuçta ama bir şey de olmadı. Sonuçta kozada yarasa oldu bütün ören bayanlar...Amaç bir şey arttırmamak mıydı? Bırak yarasa şalından artan kalsın.. Bırak bacım artan artmış... Arttırmamak üzereyse hedef güzel birşey çıkmayacak sizden. Olmadı azı al çoku yarat. Asıl yaratcılık bu değil mi güzel bacım? Ne bileyim ben, neden köşedeki yüncü ölmüş de malzemeyi yağmalıyor gibi fazla fazla örüyorlar ki? Anlamadım.

En çok da şunu anlamadım.Picasso boya artımasın diye mi yaptı resimleri?  Piramitleri taş artmasın diye mi yapmışlar? Sormak lazım. Olabilir de. Olsun, ben ayarlayamıyorum kardeşim bu durumu. Benimkiler artıyor. Arttırmamak için neden bu kadar yorulmalıyım bilmiyorum. O artıyor bu artıyor. Sürekli vicdan azabı çekmekten ürüne konsantre olamıyoruz artık. Yanlış şeyler artmamalı bence. Acılar hüzünler mesela.. Bırak yarasa şalı artsın. Çok çirkin birşeydi zaten. Tövbe rabbime.


Bizim ortaokuldaki ibiş, ölüm makinesi oldu….

Ortaokulda çok komiktiniz, herkes size bayılırdı, en yakışıklı sizdiniz ya da en güzel. Sosyaldiniz, genç bir kızsanız etrafa attığınız gülücekler delikanlıları koridorlarca yere sererdi. Kesin hababam sınıfı sizin sınıftı ve eminim ele başı sizdiniz. Sizin bilmediğiniz yoktu ki zaten.. En güzel geyiği siz çevirdiniz en çok siz sevildiniz. Tamam belki dersleriniz iyi değildi, ama ne gerek vardı ki? Ne sıkıntılarınız vardı sizin de kendinize gore, okul öyleydi siz ve ekibiniz. Geldi geçti. Bir de etki- siz elemanlar vardı o okulda hatırlar mısınız? Halk arasında onlara amiyane tabiriyle ‘inek’ denirdi.. Yurtdışı semalarında ise ‘nerd’ ya da ‘looser’ yani bir nevi kaybeden.. Hayata kaybedenler olarak başlamış olanlar bir nevi bazılarımızın nazarında..

Okulun inekleri stress topu vazifesi görürdü zaman zaman. Ne modadan anlarlar, ne sosyalleşebilirler içe kapanık, derslere açık insanlardı. Gelen giden ensesine patlatır altına yumurta koyardı. Onlar asla anlaşılamadı. Düşündük durduk, elalem dondurma yerken bunlar niye rubikin küpünü bozar bozar yapar diye.. Taklidi yapılır ezilir dururlardı. Kopya istenirdi onlardan. Okulun inekleri bir tek sınav döneminde popüler oldu, o da sınav sonunda klasik cümleleri olan ‘Hocam ben 98 alacaktım, 94 almışım!’ı zikredip itiraz edene kadar sürdü zaten. Sınıfta geri kalanlar 25 ila 30 arası notlarda seyrederken bu kendini bilmez inekler biraz daha not yükselmek için puan yerine nefret toplarlardı cümle alemden.. Ne gerek vardı bilmiyorum. Ama onlar da hırslarını öyle alırlardı belki de bizden. Sonuçta bu da onların taktiğiydi belki..98 bekleyerek mahfettiler bizi, biz de onları. 'Şen ola lise şen ola!' sonra da lise bitti zaten.

Sizin popülerlik falan gitti saçlar döküldü, esprilerinize bile zorla gülen karınız kaldı karşınızda.. O da muhtemelen iki çocuktan sonra size dayanmak zorunda hissediyor kendini.. Ya kızlar? Evlendiniz birileriyle evde bigudi ile saçları sarıyorsunuz muhtemelen. Peki inekler ne yaptı? Hiç düşündünüz mü o çocuk ne oldu? Hani sivilceleri gökyüzündeki samanyolunu andıran çocuk, hani kalın kemikli gözlükleri şimdi moda olan çocuk.. Hele bi ekrana yanaşın da anlatayım.

O çocuk sonradan Amerika’ya gitti.. Kendi gibi ezilen bilimadamlarıyla biraraya geldi. Genetik menetik kafa patlattı... Onu kopyala bunu kopyala.. Derken ilaç firmaları ile anlaştı.. Virüs oluşturmayı başardı... Yüklendi kini, aldı coşkuyu yıllarca saldı domuzun dananın üstüne.. Aldı parayı verdi kini, aldı parayı verdi kini.. Şimdi hepiniz ağlaşın durun bakalım.

Değdi mi nazlıcan şu ineğe bi gülücük atmadığına? Değdi mi mertcan şu çocukla bi futbol oynamadığına? Değdi mi? Ne oldu bigudilerden domuz gribi bulaşır mı düşünelim duralım bakalım... Ama bakın bizim ibiş bilimadamı oldu..

Düşünüp duruyoruz domuz gribi nereden çıktı diye.. O sınıftan çıktı, o sınıftan... Bizden çıktı, aramızdan... Şu domuz gribini kimler çıkartıyor diye düşünen duran varsa.. Sen de ben de.. İçindeyiz dostum.. Haydi bakalım geçmiş olsun.

04 Mart 2009 Çarşamba

Yeni Başlayanlar İçin Frenkçe!

Fransızca zor bir dil değildir.. Yeni başlayanlar için gönlümden kopan bu videoyu paylaşmak istedim.. Bakınız; Flight of the concords.. Unutmadan grubu bana tanıtan Gürkan arkadaşıma selam ederimm... Saygılar. Foux de Fa Fa...

27 Şubat 2009 Cuma

Kriz De Sana Mı Kriz?

Geçenlerde iki arkadaş bir üçüncüyü delirtmek için bir kampanya başlattık. Bu da ‘Kriz Psikolojik!’ kampanyası. Önce üç arkadaş bir araya gelinir. Bunlardan spontan deli olan iki tanesi krizin psikolojik olduğuna karar verir. Sabahtan akşama kadar halihazırda yanı başımızda varolan üçüncünün adı zikredilir . ‘Bi baksana hişt pişt!’ diye üçüncüye mütamadiyen ‘Kriz Psikolojik!’ denir. Ne zamanki üçüncü terbiyesini bozacak kıvama gelir o zaman ‘Kriz Psikolojik!’ demekten vazgeçilir.

Yalan mıdır? Külliyen değildir.

Anlatıyorlar, anlamıyorum. Ben gerçi ofsayt nedir onu da anlamamıştım ama olsun. Kanımca gerizekalı değilim. Ekonomistleri dinliyorum, basit dille anlatanı dinliyorum, hiçbir şekilde anlamıyorum. Kanaatim kimsenin anlamadığı yönünde. Fakat kimse salak durumuna düşmek istemez. Bu nedenle olmayan bir paranın olmayan bir şekilde geleceğe borçlanması ve olmayacak bilmem nenin olmayacak bir şeye bağlanması sonucu kirizin çıktığı yönündeki kararda herkes mutabık. Peki bu kadar olmayan şeyden olan kriz nasıl çıkıyor orası hiç belli değil. Kriz var dediler, dünya insanları olarak acaip yedik. Birileri de gece biz uyuyunca, topladı paraları sağdan soldan. Gerçek bu.

Bu kanaate ben tek başıma zaten varmıştım, keza normal insanlara söyledim. Normal insanlar vıdı bıdı dedi beni dinlemedi, sana hava hoş falan dedi. Sanki hava bi tek bana hoşmuş gibi. Sonra fikrine güvendiğim hırvat, türk arkadaşlarımla da konuştum. Aralarından bir başka anormal olan kriz yoksa para bassınlar dedi. Bu basit bir çocuk mantığı evet. Hatta resmi cümlesi şuydu; ‘Just print money, if there is crisis just print money!’ Böyle söyleyince bir grup uçmuş gençler gibi geliyoruz kulağa. Ama ne cahiliz allahımıza şükür, ne de alkolik. Sadece genciz ve madem gelecek bizim ‘Para basın ! Para basın o zaman leyla adına! Para basın o zaman Napoleon adına!’. Diyesimiz var. Hayat monopoly gibi bir şey değil mi? Bassana parayı adamım. Çok para basılınca ölecek değiliz ya. Sanki çok para basılınca hepimiz çok para içinde can verecekmişiz gibi. Ne olacak bir görelim bakalım. Hiç denemedik ki. Üstelik bu fikir o kadar aklıma yattı ki. Ben bunu gelene geçene söylemeye başladım, onlar da beni eğitmeye başladılar yok bilmem ne, o zaman bil bakalım ne olur? İşte o zaman olan bilmeme ne yükselir! Yahu başbakanımız bile dedi inanmadı kimse. One minutes o zaman!

Şimdi bilmem ne bankası kurtarılmış deniyor, kriz iyileşiyor lafı duydum bir yerde. Allah allah nası oldu bu? Yoksa birkaç ülke insanı ayaklandı hükümetler devirdi ondan mı? Dünya’da toplu bir anarşi çıkacak korkusundan mı? Allah allah nasıl toparlanıyor bu kriz? Hani olmayan bir para, olamayan bir şeyden baya borçlanmıştı, Allah allah nasıl toparlanıyor bu kriz? Aman Allah’ım yoksa kriz bana kriz değil mi? Ben de ingilizce cümlemi iliştirmek isterim o zaman adamım. ‘Punk is not dead man, punk is not dead!’ Bas bas paraları Leyla’ya... Gitmem ben daha da Davos’a...

03 Eylül 2008 Çarşamba

Ramazan geldi hoşgeldi, soruları yine boş geldi....

Peygamberimizin 571 yılında doğduğunu düşünecek, 40 yaşında Peygamber oluşundan itibaren Müslümanlığın yayılmasıyla birlikte, İslam'ın hayatımıza girişini esas alıcak olursak, kısaca Karahanlı Hanedanı ile birlikte Sünni İslam'a 960 yılında geçmişsek kaba bir hesap ile yaklaşık bin yılı aşkın süredir oruç tuttuğumuz söylenebilir. Bin yıldır yapılan herhangi bir eylem kannatimce etraflıca düşünülmüş, zamanla hiçbir şüpheye yer bırakmamıştır. Öyle değil mi? Mesela ben atalarımdan itibaren bakkalsam, bakkallığı bin yıldır yapmanın verdiği öğreti ve deneyimle eminim zamana da ayak uydurarak, ne de güzel yaparım. Eğer bu düz mantıkla hareket edersek atalarımızdan itibaren oruç tutanımızın da kafasında soru işareti olmaması gerekir. Böyle midir? Değildir.

Ramazan ayı televizyonlar için yeni bir düzenleme gerektirir. Programlarda hocalarımız konuşur, kafasında soru işareti kalanlara cevap verir. Ki bu sorular defalarca sorulur, hocalar yüzlerindeki kalpleri serinletici ifade ile cevap verirler. İşte beni çıldırtan da budur. Nedir ? Hocamızın ifadesi değil, sorulan sorulardır. Hocalarımız, Allah’tan ‘Yine mi aynı soru?’ diyerek cinnet geçirmemektedirler. Sorular gazetede, radyoda, televizyonda hiç değişmez genelde iftar ve oruç zamanı ile ilgilidir. Mesela oruç tutan kişi yanlışıkla su içmek üzereyken niyetli olduğunu farketmiş; fakat namuzsuz su o sırada dilinin üstünden geçerek sağa doğru meyil almış, azı dişinin üstünden kayarak ağzın iç çeperine deymiş ve kazandığı hızla da şöyle bir bademciğe dokunmuş, bir damlası da genizden ateşten bir günah damlacığı gibi kişinin midesine süzülmüştür. Ağızdan su çıkartılmış olsa da o kaçak damla orucu bozmuş mudur? Sorusu aniden yöneldinde hocanın cevabı ne olmalıdır? Hoca olmak çok zor iştir. Keza Hristiyanlık'taki gibi papazın ‘Affedildin evladım, affedilmedin evladım! ’ Görevi hocalarımızda yoktur ki bu şahanedir. Fakat bu hocanın işini zorlaştırmaktadır. Hoca damla sayısını kişinin kafadan atıp atmayacağını nereden bilecektir? Hoca’nın omuzlarındaki yük ağırdır. Çünkü aynı durumdan su yerine; kola, fanta soda ile geçen binlerce mümin merakla beklemekte her yıl aynı soruyu sormaktadır. Hoca orucu risk altında olan kişiyi rahatlatır. Çünkü bu bir kazadır, olabilir böyle şeyler. Ama bu strese değer midir? Bu kadar yüreği daraltmaya gerek var mıdır? Bilemeyiz. Sorular klişeler halinde katlanır gider. Bir zamanlar Reha Muhtar’ın haber bültenlerini izleyenler kreatif sorular soranlara da denk gelmiş ‘Yuh!’ demişlerdir. Fakat kreatif soru derken belaltı vuranlar da her sene aynı soruları soranlarla aynı durumdadır. Yani vicdanları ile Allah arasında kalan meseleleri kamuya mal ederek iyice emin olmak istemekte, kendilerini onaylattırmak hevesindedirler. Oysa ki Allah bunca savaş, açlık, ırkçılık, fakirlik, ölümle pençeleşen insan arasında boğazdan kaçan bir damlaya ne kadar önem verecektir? Cevabı yoktur. Ya da oruç tutmayanlar oruç tutanlar tarafından dövülüp ağızları burunları kırılarak kanlar içinde kaldıklarında , oruçları ne kadar geçerli olacaktır? Cevabı yoktur. Lüks oruç sofralarında altın suyu ile çorba içenlere hiç değinmiyorum, populizme gitmesin diye örnekler.. Gelin görün ki biz ‘Okuduğumuzu anlayalım, yaptığımızı düşünelim, üstüne kafa yoralım!’ kısmına ne zaman geçeceğiz onun da cevabı yoktur.

Ramazan geldi hoşgeldi, soruları mantıklı, huzuru daim olur inşallah. Amin.

10 Ağustos 2008 Pazar

Savaşan biz, Barışan biz...

Her an barışı bekleyen, kardeşlik, eşitlik türküleri söyleyen, insan hakları, hayvan haklarının yanında, küresel ısınmaya karşı olan biz. Ama evimizde, bombardıman sesleri duymadan, oyun izler gibi televizyondan savaş izleyen, her şeye hem bu kadar yakın, hem de bu kadar uzak olan biz. Kendini savaşçı ilan eden, başarı elde etmek için savaşan, kariyeri için, sevdiği için savaşan biz. Kendinle savaşan biz, duygularıyla savaşan biz.

Sadece fiziksel değil bizim savaşımız, Savaş bizim içimizde, duygularımızda, damarlarımızda.. En sakin en huzurlu dakikalarımızda. Öyle yerleşmiş ki benliğimize aslında her birimiz umursamadığımız ufacık şeyler için bile savaştayız. Savaş gündelik halimiz.Kılıcımız ve zırhımız hemen yanımızda kuşanmayı bekliyor. Biz farkında olmadan doğal refleks halinde savaştayız. Ya barış? Barış öylesine barış. Barış sadece gerekli görüldüğü zaman gerekli yerlerde barış. Ne güzel, ne özel, ne olağanüstü. Oysa ki sıradan olması gereken yegane şey ‘Barış’. Ama biz barış için bile savaştayız.

Biz hepimiz barış yanlısı olsaydık, içtenlikle birlik ve beraberlik isteseydik, savaşlar vuku bulur muydu? Biz kendimize karşı ne kadar samimiyiz ki savaşmaya karşı duracağız? Yoksa bizim için savaş kendimizi daha iyi hissetmek için bir neden mi? Kazanmak, güçlü ve güvende hissetmek için mi var savaşlar? Birebir bombardımanlara tutulmamız gerekmiyor, bizim her anımızda savaşımız. Kendimizi şanslı saymak, kendi kendimize varlığımızı, kimliğimizi kanıtlamak için, halimize şükretmek, hayatımızın kıymetini bilmek için mi belki de yalancı barışçılarız? Önce tedirginlik hissetmek, sonra tekrar güvene kavuşmanın dayanılmaz mutluluğunu hissetmek için mi? Durağanlık bizi sıktığı için mi? Barışı sağlamak için, kendimizi melekler gibi hissetmek için mi? Saçmalıksa tüm bunlar, gerçek değilse peki nereden çıkıyor bu savaşlar? Petrol mü? Su mu? Doğalgaz mı? Biz ne yapsak fayda etmez mi? Dünya’nın kaderi midir savaşlar ? Elimizden gelen bu mu? Madem çoğunluğuz, kabul ediyoruz, haykırıyoruz. O zaman kim, Dünya’nın herhangi bir yerinde nereden göz göre göre yüzlerce, binlerce insanın hayatını karartma cesaretini elde ediyor? Kime güveniyor? Madem çoğunluğuz, neden kimse bizden korkmuyor? Bir illüzyon olamaz bu. Biz önce kendimizle yüzleşmeliyiz belki de, kendi kenardaki, köşedeki, kuytudaki utanç duyduğumuz tarafımızla yüzleşmeliyiz. Kendimizi hırpalamadan, acıtmadan kendimize itiraf edebilir miyiz? Biz kendi huzurumuzu bulduk mu ki dışarıda huzur arıyoruz? Biz ne istediğimizi ne kadar biliyoruz? Biz kendimizi ne kadar tanıyoruz? Biz ne kadar barışçılız?

Biz barışa hazır mıyız?

08 Haziran 2008 Pazar

Milli Takım Tatilde !

Bu aralar ‘Yahu bizim milli takım nerede?’ diye merak edecek olanlar için cevap veriyorum. İsviçre’de tatildeler.Bir kanalımız da naklen yayınlıyor. Hatta tatilin ilk doksan dakikasına da bugün şahit olduk. Daha marşlar okunurken bizimkilerde bir ‘Turnuva bitse de gitsek!’, rakipleri Portekizlilerde ise korkusuz, hırslı, efsunlamış, uzaklara kitlenmiş, küçülmüş ve kazanmaya kilitlenmiş bakışlar mevcuttu. Portekizliler güzel oynamanın dışında bir de, bir sürü ifadeyi bir arada bulundurabiliyorlar anladığım kadarıyla.

Çocukluğumdan beri çok istedim fakat futbol fanatiği kızlardan olamadım. Zaten bu mükemmel kızlardan kaç tane var? Kıymeti bilinesi insanlar. Doksan dakika boyunca haldır haldır top peşinde koşulmasından mıdır nedir sarmadı beni. Ama ne oluyor, ne bitiyor henüz anlamadım, ortada bir milli durum, bir seferberlik; bir kupa heyecanı varsa içimden küçük bir fanatik çıkıveriyor. Biz yoksak bile bir takım seçip destekliyorum. Ülkeler arası olan demek ki daha eğlenceli geliyor bana. Futbol tavrımı bilenler için gözlenesi bir durum. Kaleden dönen her top, çığlıklarım ve haykırışlarım arasında sahaya tekrar kavuşuyor. Keza ben ki yaklaşık sekiz bilemedim dokuz kez ofsayt nedir anlatılmış ve anlamamış bir insanım -anlatan çıldırır, ben çıldırırım- .Her milli maç sonunda mikrofon uzatsalar konuşma süresi itibariyle Hıncal ile Haşmet’i bile geride bırakır, başka yorumcuların Uğur’cuğuna o görüntüyü tekrar tekrar başa sardırtıp yorum yaparım. Öylesine hırslanıyorum. Her neyse futbol hallerimi bir başka yazıya saklıyorum. Keza yorumcular her sene yılmadan aynı pilavı temcitliyorlarsa benden de beş tane yazı çıkar şu ilgisiz halimle.

Ne zaman milli maç izlesem aynı tabloyla karşılaştım.Bana mı öyle denk geliyor nedir? Bizim takım sanki sahaya çıkmadan önce aynı cümle üzerinde uzlaşıyor gibi. ‘Gol yemeyelim yeter!’ Her oyunun ilk saniyeleri bizim takımın ürkek koşuşları ile başlıyor. Neden ürküyorlar bilmiyorum. Rakip takımın aniden ‘Godzilla’ya dönüştüğü mü oldu? Bir korku sahnesi mi vuku buldu? Ben mi kaçırdım? Bir bilen anlatsın. Korkarak başlıyoruz. Gerçi çocukların haklarını yemeyelim, bu sayede Portekiz bugün ‘Voltran’ı oluşturdu. Demek ki bir bildikleri var. O da ‘Korktuğun başına gelir!’ Gözlemlediğim kadarıyla bizim takımın herhangi bir maça -tabiri caizse- girişmesi için çok kritik bir durum lazım. Ya elenmek üzere olacağız ya da rakip takım maça başlamadan önce bizimle ilgili şok açıklamalarda bulunacak. Örneğin rakip takımdan biri Volkan’a ‘Senin için yediği golleri toplasak Dünya etrafını üç kez turlar!’ gibi bir cümle sarf edebilir. Bak volkan bir dakika bırakır mı kaleyi. Kaplan Volkan. Böyle, ‘Berabere olalım kimse üzülmesin!’ olunca tabii gol yemek kaçınılmaz oluyor. Gerçi Ronaldo maçtan önce ‘Tanımıyorum takımı!’ falan gibi can yakıcı açıklamalarda bulundu ama dozajı az geldi bize sanırım. O kadar hırslanmamış bizimkiler. .. Hazır önceki satırlarda Volkan’dan konu açılmışken ağlatana kadar uğraşmak isterim. Fanatiğim, saldırganım. O da af buyursun. Volkan’ı ilk defa böyle inceleme fırsatım oluyor. Kalecimizde genel hava ‘Yahu herkes koşuyor ben neden burada duruyorum doksan dakika!’ havası. Bu nedenle her fırsatta kaleden uzaklara doğru koşuyor. Bir ara sahanın ölçüsünü almaya gidiyor sandım.Yanımdaki arkadaşıma ‘Ne yapıyor bu arkadaş?’ bakışı atarken ; ‘Bu adam hep böyle!’ cevabını aldım. Adamın genel haleti ruhiyesi demek ki kaleye ters.

Bunun haricinde bizimkilerdeki manasızca bir koşma havası, koşarken reklamlardan aldığımızı nereye harcayalım, neye yatıralım düşünceleri. Laf buraya kadar gelmişken reklamlardan alınan ücretlere de kota koyma talebindeyim ben. Yarısı şimdi; yarısı iş bitince. Yoksa yatıyor bizimkiler. O reklamlar ki çeşit çeşit. Hele bir tanesi var izlerken tüylerim diken diken oluyor. ‘Ohoo hooo ho ho Türkoyuz!’ diye oralarına, buralarına vurup tempo tuttukları robot futbolcular reklamı. Reklamdaki gol toplayıcı çocuk hala kendine gelememiş diye duydum. Ama sonunda kendileri bile ürktüler bence reklamdan. Asıl korkunç olan biziz! Korkmayın çocuklar, korkmayın aslanlar! Sekiz gol yiyin ama korkmadan oynayın. Sırf o reklamı bile karşı takıma izletsek adamlar maçı bırakıp ağlayarak eve dönerler. Yok mu bir babayiğit şu korku filmi reklamımızı maçtan önce rakip takımın soyunma odasında oynatacak.


Genel anlamda her şeyden öte bizim genlerimizde var son dakikacılık. Haklı olarak bir planları varsa - ki böyle olduğu çok oldu- ‘Puanları boş verin yahu. At at nereye kadar. En sonda bir coşku yaratırız!’ diye düşünmüş olabilirler. Bizimkiler tehlikede açılıyorlar. Kaybedilecek bir şeyleri kalmayana kadar yani. Şahsen başından sonuna kadar istikrarla gol atışımızın arttığı bir turnuva görmedim.Vallahi çok şey bekliyorum. Bekliyorum çünkü istesek yapılır biliyorum. Bekliyorum çünkü bizim takımda esrarengiz bir hava da var. Sanki asıl takım taktiklerimiz anlaşılmasın diye saklanıyor. Tabii riskli bir taktik, ama var bir durumlar. Benim önsezim midir, optimistliğimden midir. Belki de bir sürpriz bekliyordur bizi. O kadarını bilemeyeceğim. Ama şundan eminim ki ortada taktik falan yoksa birinin acilen takımı hizaya sokması gerek. ‘Bitse de tatile girsek!’ havasından çıkılması ve ekip ruhunun yakalanması gerek. Keza daha geçen gün, takımın uçakta İsviçre’ye gidiş görüntülerini izledim.Arda ile dalga geçiş şekilleri benim bile gözlerimi doldurdu. Neymiş efendim, Arda arkada oturmasınmış kafası büyükmüş dengeyi bozarmış. Şimdi bu çocuk oyuna girince kafa topuna çıkamazsa bu kimin suçu? Benim değil herhalde. Daha uçağa ayak basar basmaz balans ayarlarını bozdular çocuğun. Ekip ruhunu nasıl yakalasın çocuk. İyi yedekte oturup ağlamıyor. Her şey bir yana. Burada telef oluyoruz, asabımız bozuluyor, tansiyonumuz çıkıyor. Zaten gurbetteyiz. Asılmayacaklarsa turnuvaya baştan söylesinler, tükenmeyelim. Ha yok bu bir taktikse şenlenelim, ‘Türko’laşalım, dövünelim, kendi çapımızda havamızı atalım, gurur duyalım. Formamızı giyip kutlama yapalım. Kısıtlı futbol bilgim burada sona erdi. Duydun mu Volkan duydun mu? Bitti. Geç kaleye hala buradasın.

14 Mart 2008 Cuma

Bizi, Biz Üzerinden Anlatmak.

Kendimizi nasıl görüyor, nasıl davranıyoruz? Biz neyiz; neyi seviyoruz ? Neye üzülüyor; neye seviniyoruz? Mükemmel miyiz; kusurlu mu? Hatalarımızdan biz mi sorumluyuz başkaları mı?

Dün akşam Youtube'da fütursuzca gezinirken rastladığım bir proje dikkatimi çekti. Projenin ismi 'The ''Humans'' Project'. Adı sanı henüz bilinmeyen ‘V for Vendetta’ maskeli bir genç, insanlıktan kendilerini istedikleri bir şekilde, fakat tek bir cümlede toparlayarak anlatmalarını istiyor. İki hafta önce filizlenmeye başlamış olan video - proje ile insanlık yaratıcılığını kullanarak bir bilgi havuzu oluşturacak ve de 'İnsan nedir?' sorusuna cevap arayacak. ‘Children of Man’ filmini izleyenler bilirler. Proje, - bir 's' farkıyla - filmde geçen grupla aynı ismi taşımakta. Çıkış noktası olarak esinlenilmiş olunabilinir. Fakat hem çıkış, hem de projenin seyrediş hali oldukça dinamik. Ayrıca, esrarengiz bir hava da mevcut. Askerden; çocuklara, yüzünü kumaşlarla kapatanlardan, ellere yazılan sözcüklere kadar gelen cevaplar oldukça kısa, duygusal ve de şaşırtıcı.. Kişisel olarak çok etkilendiğimi ve gelen cevapları izledikçe insanlık adına daha da umutlandığımı da belirtmeden geçemeyeceğim.

Aşağıda projeyi link halinde, ve de gelen cevapları youtube’da ‘Re: The Human Project’ yazıp arayarak bulabilirsiniz. Yediden yetmişe katılım serbest. Benden söylemesi. Haydi Hayırlısı.


The Humans Project : http://www.youtube.com/watch?v=R0VS_3XmEpY

08 Mart 2008 Cumartesi

İnsanlık Günü

Sekiz martla ilgili düşüncelerim bana da ilginç geliyor. Hem güzel bir başlangıç, hem maça bir sıfır yenik başlamak gibi. Bir başka hoşlaşmadığım tarafı ise kadınlar ve erkekleri kutuplaştırmak. Tarihin başlangıcından beri kadınlar ve erkekler birbirlerinin şifrelerini çözmeye çalışıyorlar. Fakat yanlış soruya doğru cevaplar bulunmadığından bihaber 'Bin yılların araştırması' süregelir. Konuyu kadınlar ve erkekler olarak ele alırsak işin içinden çıkamayız tabii. Sürekli yeni tezler, yeni çözümler, yeni düğümler. Ama kutuplaştırmaya yorulmadan devam. İtiraf edelim hep birlikte; 'Kutuplaştırmayı seviyoruz!'. Ya da daha iyisini bilmediğimiz için güzel birşey olduğunu sanıyoruz. Önce olmayan bir problem yaratmayı, daha sonra bunu çözmeye çalışmayı, ve en sonunda yavru kediler gibi yün yumakların içinde yuvarlanıp durmayı. Bu kutuplaşma günün her anında var… Fenerbahçe mi; Galatasaray mı? Yaz mı; Kış mı? Kadınlar mı?; Erkekler mi? Sürekli birşeyleri karşılaştırma halindeyiz.

Üstelik unutulan başka bir şey de var. Tüm eziyeti kadınlar mı görüyor? Erkekler, kadınlar üstünde bir şekilde baskı kurmaya çalışırken, kadınlar kadar eziyet çektiklerinden haberdarlar mı acaba? Sırf kadınlar çalışmasın diye daha çok çalışmayı göze almak, kadınsı gözükmemek için toplum içinde sürekli güçlü durmak, bu gücü pekiştirmek için savaşlar yaratmak, teker teker, birer birer işkence türleri değil mi? Ve bunu da doğanın kanunu olarak kabul etmek? Belki de en büyük eziyet.

Üstelik kadın ve erkek birbirlerini iki farklı yaratık görürken, tüm bu ayrım yeterince yorucu olmuşken, birbirlerine kutuplaşmada yardımcı olduklarının da farkında değiller. Dehşet verici. Yeni doğan oğlunu geleceğin kralı olarak yetiştiren kadın aslında oğluna farklı bir türmüş gibi davranırken sırf kendi kocası bir kral gibi yetiştirildiği için eziyet görmüyor mu? ‘Ya erkektir ne yapsa yeridir!’ tezi ? Erkeklerin bunu bir marifet olarak görmesi de ayrı bir tarafı. Tek eşli duramamalarının düşünülmesi erkeklerin neden bu kadar hoşlarına gidiyor oldum olası anlamış değilim. Erkekler olarak aşağılanıyorlar farkında değiller. Yani siz öyle bir türsünüz ki güzel kardeşim; İradeniz yok. Ne istediğiniz bilmiyorsunuz. Her gördüğünüze sahip olma telaşındasınız. Bir derinliğiniz yok. Ben olsam sırf bu tezin üstüne 'Dünya Erkekler Günü' yaratırım. Ama herhalde çok güzel bir şey olarak algılanıyor ki erkekler de destekliyor bu tezi. Olabilir. Bazen de tüm bu yakıştırmaların kadınların kaçış cümleleri düşünüyorum. ‘Erkektir ne yapsa yeridir!’. Konu kapandı. ‘Kocam döver de sever de!’. Konu kapandı. ‘Kariyer yapan kadın, her ne yaparsa yapsın erkeksidir!’. Konu kapandı. Böylece bütün gün yan gelip yatılabilinir, detaylarla uğraşılmayabilinir. Erkekler kandırılabilinir. Üç maymun oynanabilinir. Bilirken, bilmemezlikten gelinebilinir. Bence çok zekice. Erkekler kandırıldıklarının farkında değil, kadınlar erkeklerden taçlarını çalıp üstünlük kurmaya çalıştıklarının. İşkence görmüş biri, işkenceden kurtulup karşısındakine işkence yapmaya başlarsa o düğüm çözülür mü? Diyelim ki; Kadınlarla yıllarca uğraşıldı, çekiştirildi, itildi, kullanıldı. Bir sonuca varıldı mı? Hayır. Hala kadınlar ve erkekler tartışması sonucu itibari ile çıkıyor tüm problemler. Arkadaşlar, baktık sorunlar böyle çözülmüyor. Değiştirelim o zaman metodu. Ne diye uğraşıyoruz? Anlayalım artık. Kadın ve erkek yok. Bir bütünlük var. Ayrılınca mutsuzluk, birlikte olunca sonsuzluk var. Nedir bu iki cinsin birbirinden korkusu? Çok anlamsız.

Tüm bu kadınlık ve erkeklik görevleri bilinçaltında diyelim. Ama bilinçaltı dediğimiz şey de kapalı ve dikenli telleri olan bir kutu değil. Belki insanın şifreleri oraya yazılmıyordur. Sanki beyinden geçip oraya yerleşince rahat ediyoruz. O kadar faydalı bir durum olsa psikologlar sürekli onu deşip, sorunları çözmeye çalışmazlar. ‘Bilinçaltına yerleşmiş artık hadi geçmiş olsun!’ diyen bir psikolog gördünüz mü? Sanki ona yerleşince bir daha temizlenemiyor. Olur mu öyle şey? Sadece daha zor olabilir. Doğa kanunu için de aynı şey geçerli. Sorunun içinden çıkamayınca doğaya yükle. Nasıl olsa doğanın işleyişini hiçbirimiz çözemiyoruz. Sanki ona atarak tüm problemleri çözüme ulaşacağız. Bakınız, her şeyi doğaya ata ata küreseli ısıttık. Doğa bu. O da o kadar dayanabiliyor.

Kanımca bu kutuplar dünya kadınlar günü ile birleşmez. Çok güzel, şenlikli. Ben de kendi günümü kutluyorum, hatta kendime çiçek bile aldım. Ama asıl sonuç her günün insanlar günü olduğunu kabul etmekten geçer. Asıl dönüşüm, bir erkeğin büyük bir alışveriş merkezinin ortasında tüm bu sorunlardan bunalıp yerlere yatarak ağlamaya başlamasıyla, bir kadının onu kolundan kaldırıp ‘Beraber başarırız!’ demesiyle oluşur. Bu iki türün birbirini yenilmesi gereken bir savaş olarak algılamadığı, aksine bu değişikliklerin eğlenceli olduğunu fark etmesiyle başlar. Değişim; Kadınların kendilerini güvende hissetmek için onları saracak ve koruyacak kollar için bir erkeğe değil sağında ve solunda bulunan kendi uzuvlarına başvurmaları ile, erkeklerin tüm bu sorumluluklarından kurtulup ‘Oooh! Kendi kollarım kendime!’ demesiyle başlar. Bütünlük ve mutluluk barışla sağlanır.

Umarım gün olur devran döner de insanlık günlerinde yine kutuplaşmadan birbirimizi kutlarız. Hem kadınlar, hem erkekler hallerinden mutlu olurlar. Eğer bunu sekiz martları çoğaltarak başarabileceksek öyle olsun.. Başka bir metod varsa öyle olsun.. Ama sonuçta herkes eşit olsun. Mutlu olsun.

12 Şubat 2008 Salı

Ve Tanrı İnsanı Yarattı...

Tanrı insanları yaratmaya karar verdiğinde etrafta özgürce, barış içinde salınıp duran ruhları teker teker yanına çağırmış ve dağıtım yapmaya başlamış. Yeni hayatlarında ruhlar 'insan' adlarını alacaklarını öğrenmişler. Önce kanları, organları, kemikleri, kasları oluşmuş. Sonra Tanrı insana saç vermiş. Bir tanesi boyatmaya, bir tanesi kestirmeye, bir tanesi örtmeye, bir tanesi örmeye karar vermiş... Sonra Tanrı insana ten vermiş. Birisi siyahı seçmiş, birisi sarı, birisi beyazı beğenmiş.. Tanrı insana gözlerini vermiş birisi çekik olmuş, öteki maviyi almış, berideki de kahverengiyi.

Tanrı tüm dağıtımı yapıp insanı tamamladıktan sonra herkesi bir araya toplamış. ‘Şimdi söyleyin bakalım çocuklarım size verdiklerimden en çok hangisini kullanmayı düşünürsünüz?’ Diye sormuş. Bir tanesi 'Ben saçı çok sevdim onunla uğraşacağım düzeltmek kesmek, boyamak istiyorum.' demiş.. Öteki 'Ben kalple uğraşacağım, hastalanırsa iyileştirmek istiyorum, başarabilirsem daha da geliştirmek istiyorum.' demiş. Bir diğeri 'Elleri mucizevi buldum; onları daha fazla kullanacağım, hamurlara şekil vereceğim, çizeceğim boyayacağım, heykeller yapacağım.' demiş. Herkesin cevapları bittikten sonra Tanrı köşede sessizce oturan biri olduğunu görmüş. Sen en çok hangisini beğendin? diye sormuş. ‘Ben karar veremedim efendim…’ diye cevaplamış kenarda duran insan. ‘…Sanırım ben dağıtılan her şeyle teker teker uğraşacağım ve politikacı olacağım.’

23 Ocak 2008 Çarşamba

Vatandaş ! Oradan Youtube Çekiyor Mu?

Yahu anlamadım, anlamıyorum, anlamayacağım. Nasıl iştir? Elde bir video var. Biri sizin yere göye koyamadığınız liderinizle ilgili sevimsiz çalışmalar yapmış. Siz haklı halk olarak alınıyorsunuz, kızıyorsunuz. Tam buna sinirlenirken yargı sisteminiz Superman gibi ortaya çıkıyor. ‘Merak etmeyin gençler daha fazla siniriniz bozulmayacak çünkü siteyi toptan yasaklıyoruz!’ diyor. Ve bir kez daha bir mevzuya kısa yol çözümü bulunuyor. Zaten biz milletçe kısa çözümlerde iyiyiz de, vadesi beş dakika içinde dolunca başka çözümler gerektiren çözüme çözüm denmeyeceğini hala öğrenemedik.

Şimdi Youtube kime yasak? Bana değil söyleyeyim ben yurtdışındayım. Bir kullanıcı kaydım yok. Almadım zamanında, gerek de görmedim. Yükleyecek paylaşacak videom yok.. Evde gitarım yok türkümü flamenkoya çevireyim, havalı sörf hareketleri yapmıyorum ki dalgaların üstünden foş foş gideyim. Neyime benim kullanıcılık hakkı? Ama videoları izliyorum. En çok da klipleri, animasyonları. Arada sırada biri bir video da gönderiyor, bazen eğleniyor bazen de üç saniyeden sonra sarmazsa bırakıyorum. Bizim kaç defadır kıyametler koparan videolar ise yanlış hatırlamıyorsam mizahi bir dille ele alınmaya çalışılmış. İzlemem üç saniyeyi geçmedi. Eğri oturup doğru konuşalım. ‘Olmamış’! Video ile izleyici arasında bön bön bakışlar vuku buluyor. Merak etmeyin bence videoyu hazırlayanlara da komik gelmiyor isteriklik olsun diye gülüyorlar. Resim koymuşlar ağzını oynatıyorlar. Yok çiçek, böcekler. Youtube ikibinlerin icadı, videoların kafası binlerde kalmış. Sinirlenmiyorum bile. Bunu kan davası haline getirmenin alemi ne onu da anlamıyorum. Bir zeka pırıltısı falan olsa neyse. Boyasınlar, değiştirsinler.Önemli olan inandığımız liderin bizim kafamızdaki hali değil mi? Önemli olan bizim zihnimizdeki ışığı değil mi? Sonuçta ayıp onların ayıbı değil mi? Ne diye oltaya düşüyoruz sevgili okur.

Burada bir parantez açmak istiyorum.

Ben kendimi bildim bileli hayatım yabancılara karşı tez çürütmekle geçti. Daha İngilizce’yi çat pat konuşuyordum. Sanki devlet bana ‘Kurtarsan, kurtarsan sen kurtarırsın bizim imajı!’ demiş gibi yabancılara ülkem şöyle böyle diye anlatır hale gelmiştim. Fransızca’ya başladım, Fransızlara deveyle gezmediğimizi, şimdi İtalyanca’yı söküyorum sorana Avrupa birliği ve Türkiye’yi anlatıyorum. Başka dil öğrenmeye mecalim kalmadı. Kolay da değil. Papua Yeni Gine’yi anlatmıyorum ki. (Af buyursunlar, uzak diye örnek verdim.) Karşımdaki önyargılı önyargılı süzülerek bana geliyor. Senin bakış açın, onun bakış açısı benim bakış açım bir mutabakata varıyoruz. Ecnebiyi sıfırlıyoruz. Sonra yeni bilgi yüklüyoruz. Konuyu kapatıyoruz. Arada sırada konuya hakim az çok birşeyler bilen çıkıyor da yormuyorlar. Ama halimi çeken bilir, kaç arkadaşım ülke tanıtıcaz diye tabiri caizse gözümün önünde saykoya bağladı. Yazık değil mi? İsyan ediyorum kardeşim. Kusura bakmayın Dünya’ya liderimizi, kendimizi tanıtamıyoruz. Mesela kaç yıldır bir Hollywood filmi çektirme düşüncesi ha çekti, ha çekilecek diye süregelir. Yok Banderas oynasın, yok bilmem kim oynasın. Anlaşılıp çekilemez. Sonra yurdum genci helak oluyor youtobelarda video ya çemkireceğiz diye yorumlar eşliğinde… Üstüne bir de olan yine bize oluyor. Aferin. Yahu biri çıksın desin ki ‘Biz ülkemizi tanıtmayacağız. İstemiyoruz bize saklı kalsın. Siz de uğraşmayın yurdum insanı!’ Biz de iyi o zaman diyelim. Eğlencemize bakalım.

Teklifim var. Ayıp değil bir sürü bakanlığımız var. Hepsini model olarak Avrupa’dan almışız. Ama kendimize özel bakanlık kurmamışız. Mesela bence akut olarak bize bir Dışişleri Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı haricinde bir tane de Türkiye Tanıtım Bakanlığı lazım. Değil mi? Adamların görevi yedi ve yirmi dört olarak reklam yapmak olmalı. Ne gerekiyorsa. Aklınıza ne gelirse. Bir komisyon kurulacak bir miktar para ayrılacak. Bu adamlar herkesin saygı duyduğu halkla ilişkiler uzmanlarından, reklamcılardan seçilecek. Eminim gönüllü bile çalışacak olan vardır. Öyle reklam ajansları için açılan konkurlardan, ihalelerden geçtim. Kültür bakanlığı ve Turizm Bakanlığı da meşgul diyelim. Peki kabul ediyorum. Kreatif geçinen kim varsa toplaşacak. Saksıları çalıştıracaklar. Yapılmayacak şey mi? Değil ! Çok az bir bütçe ile kurtarılır. Sen yeter ki bir niyet et güzel kardeşim. Önemli noktalarda bulunacak üç tane disiplinli insan çıksa bu iş biter. Ben ülkemi tanıttıktan sonra youtube a video mi koymuşlar? İleri geri mi konuşmuşlar? Bunu dert eder miyim? Etmem.

Parantezi kapıyorum.

Youtube herkesin kendisini kötü ya da iyi ne amaçla olursa olsun ifade ettiği eğlence amaçlı bir internet sitesi. İnsanoğlu bu. Kafa nereye çalışıyorsa oraya çekiyor. Bu durumda herkes her istediği videoyu koyabilir. Siz yetkili bir merci iseniz Youtube’a bu konudaki hassasiyetinizi iletir, değilseniz videonun altındaki flage basarak şikayet edersiniz.

Kendi vatandaşlarınıza youtube u yasaklamak kafayı kuma gömmekten başka bir şey değildir. Çözüm bile değildir. Hem madem hassasız, ülkece yumuşak karnımızı Dünya aleme göstermiş oluyoruz, hem demokratikliğimizle çelişiyoruz, hem de video ya kızıp çemkirecek arkadaşların hevesini kursağında bırakıyoruz. Kısaca üç maymun un öfkeli versiyonuyuz. Bir arkadaşım dün ‘Dünya aleme rezil oluyoruz!’ dedi. Haklı. Dünya'nın bizimle ilgili güzel haber duyduğumu var? Adam video ya mı üzülsün? Youtube un yasaklanmasının komikliğine mi? Kendini geçti. Dünya'yı düşünüyor. Hangimiz düşünmüyoruz ki. Siz hiç kendi ülkesinde gerçekleşenlerden dolayı kendinden önce elaleme ne diyeceğiz diyen ecnebi gördünüz mü? Bu noktaya asla gelmediler de ondan. Son olarak youtube'un kapatılmasından sonra sinirleri bozulan başka arkadaşımın sorusu ile de son noktayı koyuyorum. ‘Abla youtube nasıl bir şey anlatır mısın?’

17 Ocak 2008 Perşembe

Değmeyin Deyimime...

Kendine Müslüman Olmak

Kurulmuş, sinemada vizyona yeni girmiş filmi izliyorsunuz diyelim. Elinizdeki aile boyu patlamış mısırları da arkadaşınızla paylaşmamakta ısrarcısınız. Arkadaşınız bir iki kere size esefle kınayan gözlerle baktıktan sonra dönüp ‘Sen de kendine Müslümansın’ diyebilir… Bencil, her koşulda kendi rahatını koruyan, kollayan kişi için kullanılır. Patlamış mısırları paylaşmayan siz için yani. Müslümanlara mahsus bir deyimdir. Zira bir Katolik diğerine söylerse garip kaçar. Deyim yerinde bir deyimdir. ‘Amma da bencilsin, vay cimri, seni gidi’ gibi gereksiz gerginlik yapacak sözlerden korur arkadaşlığı. Mesajı alan alır. Fakat biraz garip bir deyimdir. Keza kimse başkasına Müslüman değildir. Yani başka dinden doğma sonradan bir başkası için Müslüman olma insan var mıdır? Evlilikten, aşktan bahsetmiyorum. Bir başkasının adına yani. Tarihte, Maria’nın Gonzales’e dönüp sen yanlış yoldasın senin adına Müslüman olacağım dediği bir olay vuku bulmuş mudur? Sanmıyorum. Bulmuşsa da zaten boşuna yazıyorum. Ama yine de bu ilginç deyimi irdelemek gerektiğine inanıyorum. Yine şiir mi yazıyorum, neden sürekli kafiye yapıyorum?

Müslümanlık bütünlük, beraberlik dinidir. Bu durumda bu deyim Müslümanlığın, iç içe yaşayan paylaşımcı bir din olduğu anlamını taşır. Fakat ilginçtir, deyim negatif anlamda kullanılmaktadır. Yani bütünlük beraberlik yaşamayan o kadar çok insan olmuştur ki demek ki böyle bir deyim oluşturulmak zorunda kalmış, günümüze kadar gelmiştir. Sürekli söylenilir durulur. İşin ilginç tarafı kişinin Müslümanlığı kendi adına yaşaması gereğidir. Din, kişinin kendi vicdanıyla yalnız kalmasını gerektiren her şeyden uzak, tüm dayatmalardan ve ısrarlardan arınmış spritüel bir durumdur. Kısaca Allah ile kul arasındadır diyebiliriz. Bu durumda birisinin kendi için Müslüman olması gerekmez mi? O zaman neden bu deyimden böyle garip bir anlam çıkıyor? Niye bu deyim negatif bir anlam içeriyor? Bir süre sonra bu deyim Müslümanlığın kardeşliğine gölge düşürmez mi? Yani bir Müslüman başka bir dinden biriyle bir şey paylaşmaz mı? Ya da biz birer birey olarak yalnız değil miyiz? Birbirimize karışmamız mı gerekiyor sürekli? İlginç değil mi? Bana ilginç geliyor.

Tarih Tekerrürden İbarettir

Bir başka deyim ise tarihin tekerrürden ibaret olması.Yanılmıyorsam haftalık haber dergilerinden bir yazar buna değinmiş. Affetsin adını da dergiyi da hatırlamıyorum.Fakat çok beğendim.Biz bir kere de anlamıyor olabilir miyiz de tarihi tekerrür ediyor sürekli? Bir kere de anlasak, çözsek, önlem alsak tarih tekerrür edebilir mi? Mesela Ya da ben kaybettiğim kiloları geri alınca ‘Ay tarih tekerrürden ibarettir!’ dersem komik olmaz mı? Olur fena değilmiş kullanayım ben bunu. O zaman içimizi rahatlatmak için kullanıyoruz biz bu deyimi. ‘Aman nasıl olsa tekerrür edecek ne yapsak boş’ durumu. Uğraşmamak , iteklemek belki… Bu deyimden de hiç hoşlaşmıyorum açıkçası. Lütfen kullanmayalım.

Gözden Uzak, Gönülden Irak

Külliyen yalan. Yıllarca gözümden uzak insanları özledim durdum. Ailem uzaktaydı onları özledim. En basit örneği ile. Şimdi yurtdışında ikamet ediyorum. İstanbul’u özlüyorum. Efendime söyleyeyim yine özlediğim arkadaşlarım mevcut. Kim bulmuşsa şunu demek izlemiş. ‘Birini unutmak mı istiyorsun kardeşim gözünden uzak dursun.’ Bunu duyan da inanmak istediğine inanmış almış başını yürümüş deyim. Atalar dedi diye hepsi doğru olacak değil ya.

En Büyük Aşklar Kavgayla Başlar

Sayın atalar gayet laubali bir şekilde küçük atın civcivler de faydalansın demek istiyorum. Benim kavgayla başlayan gördüğüm bütün aşklar genelde kavgalarla sona erdi. Şimdi büyük aşk deyişini ele almak lazım. Büyük aşktan kasıt kavgalı gürültülü ise kabul edilebilinir. Fakat benim bildiğim büyük aşk dillere pelesenk olan yılların yolların ayıramadığı aşk ise kavganın ne işi var bu aşkın başında? Sabah akşam vıdı vıdı kavga et sonra bir sabah kalk ve ‘Aman Allah’ım bu öfkenin yıllarca altında yatan kocaman bir aşk varmış!’ de. Arkadaşım ben izninle senin aklına şaşarım. Başına gelsin de görürsün diyecekler için; Gelmediğini nereden biliyorsunuz, hiç bilmişlik yapmayın efenim.. Aşk huzur işidir kavgaları sonuca bağlamaya çalışmayalım.

Daha hakkında yazacak bir sürü deyim var. Fakat gelin görün ki sayfalara sığmaz. Ama sizi daha fazla abesle iştigal etmek istemem... Hoşçakalın cicim…

20 Ekim 2007 Cumartesi

Acı ama Gerçek; Uyarıyorum ‘Facebook’

Arkadaşımı yine buldum; O zaman neden kaybettim?

Vallahi sosyolojik vaka ve geçmişle yüzleşme yeri bu ‘Facebook’. Üyeyim. Kim değil ki? Aklı başında arkadaşlar üye değil. Diğer kalan üyeler hepimiz bir grup deliyiz. Kaşınıyoruz mütemadiyen. ‘Ay! İlkokul arkadaşımı bulacağım, ay bilmem kim burada!’ Sevinip duruyoruz. Bir pokemonluk ki sormayın gitsin. Sanki yıllarca aramışım hiç bir şekilde ulaşamamışım bu insanlara, oturdukları evlerin kapılarını çalmışım da ‘Buradan taşındı yavrum demişler, gözlerim dolu dolu elimdeki adresi çöpe atmışım, yoluma devam etmişim…’ Grubu bile var sitede. ' Arkadaşlarımı aramadım sormadım, yıllar sonra facebook'tan buldum!' diye. Her yeniden rastladığım arkadaşımı bulunca bir sevinmek ki sormayın gitsin. Arkadaşın izini kaybetmek ne demek? Şimdi soruyorum. Kalan hayatımıza beraber devam etmeyelim demek değil midir? Çocuklukla kaybettiğimiz ve şimdi bulduğumuz arkadaşlarımızı konunun dışında tutuyorum. Ya karşılıklı olarak bilinçlice kaybettiklerimize ne demeli? Madem seve isteye kaybettin ne diye bulunca yine seviniyorsun? Gerçekten hiçbir fikrim yok. Aramızda saçma bir zihin deneyine kobay olarak katılıp hafızası silinen var mı? Ancak onlar kurtarabilir durumunu. ‘Hatırlamıyordum. Doktorum tavsiye etti. Adını soyadını bu siteye yaz geri kalanını acı tatlı millet zaten hatırlatacak!’ diye. Ben ki bir hafta önce söylediğim, yaptığım şeyleri sevmeyen, beğenmeyen bir insanım. Naçizane fikrim sürekli geliştiğim yönünde.Tarihimle yüzleşiyorum mütemadiyen. Ne derdim var bilmiyorum.

Geçmişle yüzleştiğimiz anlar alışveriş merkezinde karşılaştığımız ve yıllardır görmediğiniz arkadaşımızla yaptığınız ayaküstü bir sohbetten ibaret değil midir? Kötü anılarınızı da hatırlatıyor olabilir ama hemen atlatabilirsiniz. Facebook mu? 7/24 bu savaşı verirsiniz kimse tutamaz. Allah sabır versin.

‘Tag etme’ gözünü seveyim; Ben Beğendiysem Koyarım Kendim.’

Üye olmayanlara hemen özet geçiyorum. Artiz gibi çıkmak için geliştirilen yeni açılar tarihe gömüldü cicim.Tag derin bir felsefe. Benim bu durumu çözmem biraz zaman aldı. Arkadaşlarınız resimlerinizin üstüne adlarınızı yazıp profilinize koyuyorlar.Bu durum resimlerinizi bir online albümde toplamanız açısından güzel bir buluş. Çünkü bu güne kadar ‘Allah’ını seversen yolla cumartesi çektiğimiz resimleri diye msnden..’ diye yalvarmak zorundayken şimdi ‘Cumartesi ne de eğlendik hehehe..!’ albümü altında resimleriniz size ulaşıyor. Lamı cimi yok herkes böyle cicim. Buraya kadar güzel. Fakat arkadaşınız güzel çıkmış siz bir maymunsanız bittiğiniz an. Çünkü tagleyen insan kendi güzelse yanındakini pek umursamıyor. Bu durumda profilinize bakarken ‘Allah’ım ben gerçekten böyle miyim yahu?’ düşüncesi alıveriyor sizi.Kısa süre içinde başlasın temizlik. Tagleri kaldırmaya başlıyorsunuz. Profilinizden resim kalkıyor kalkmasına ama arkadaşınızın profilinde kalıyor.O da şansınıza artık. Arkadaşınızın inisiyatifine kalmış. Sizi seviyorsa kaldırıyor resmi, sevmiyorsa kaldırmıyor. (Aradığımız taş şu anda bir diğer arkadaşımıza ulaşıyor.). ‘E listendeki herkes arkadaşın değil mi? Zaten biliyorlar onlar senin maymun hallerini..’ diyecekler olacak.‘Ben bile görmek istemiyorum kendimi öyle..’ diyorum buradan bu ‘okur’daşlarıma. ‘Anlayın beni, boş bulundum yaptım bir maymunluk, geçti. Hafızalarda kalsa olmaz mı sadece?’
Daha da bitmedi. Mucit arkadaşınız size resim taglemeden önce size bir uyarı mesajı da gelmiyor. ‘Değerli kullanıcım bak arkadaşın bu resimleri senin profiline yapıştıracak izin veriyor musun, yakın arkadaşın mı vallahi kötü çıkmışın, ne yapalım facebook ailesi olarak ifadesini alalım mı?’ diye. Yok kardeşim facebook acımıyor. Akşam eve geliyorsunuz açıyorsunuz mailinizi arkadaşınız size 3 resim tagledi. Aman, Allah razı olsun. Acı gerçekle siteye girince karşılaşıyoruz. İkisi maymun biri idare eder. Ve şöyle düşünüyorsunuz ‘Facebook! Benim ifademi alsana oradan baştan, görmüyor musun neler yapmışım ?’ Bu yine siz yokken duvarınıza yazılan yazılarda da böyle. Bağımlılık nasıl oluşuyor şekerim? Böyle oluşuyor. Bilinçli yapılmış işte. Sürekli Facebook’ta neler oluyor? İşin yoksa takip et.

'Arkadaşınız Size Dansöz Gönderdi Nereye Koyalım? '

Koyalım kenara oynasın. Rakı masası beni deli eden bir eklenti. Rakı masası ekliyor herkes profiline. Bilmem kim ötekine rakı gönderiyor, beriki lakerda, hızını alamayan dansöz. Facebook cimrinin de işine geliyor. Samimi söylüyorum. Ben arkadaşlarımın böylesine bonkör olduğunu bilmezdim. Dansözler, saz heyetleri havada uçuşuyor. Bir ısmarlama hali ki sormayın gitsin. Yahu buluşsanıza deli misiniz? Yurt dışındaysanız, hasret çekiyorsanız tamam. İstanbul’da komşu semtten bir diğerine rakı gönderilir mi kardeşim, koşun gidin Nevizade’ye. Olmadı en yakınınızdaki meyhaneye danışın. Orada ısmarlayın dansözü, rakıyı. Madem arkadaşımızı eğlendirme taraftarıyız yine herkes karlı çıkıyor. Masanın bir ucundan diğerine bağırırsınız. ‘Haşmeeeet bu dansöz sana geliyor, sağol Kerimeee al ben de sana o zaman saz heyeti göndereyim..’ Ne şen ne şakrak bir ambiyans olurdu oysa ki. Beni de çağırırdınız.

‘Facebook’ta daha nice profilinizi kişiselleştirebileceğiniz durumlar mevcut. Katılabileceğiniz gruplar, dert ettiğiniz durumlar, ekleyebileceğiniz müzikler ve aklınıza gelebilecek diğer her şey. Seviyor insan, yurtdışından arkadaşlarınızı buluyorsunuz, kendinizle alay ediyorsunuz, arkadaşlarınıza latifeler ediyorsunuz, vakit geçiriyorsunuz, şaşırıyorsunuz, özlediğiniz arkadaşlarınızla hasret gideriyorsunuz, plan yapıyorsunuz.

Ne kadar süre üye kalırım bilemiyorum, belki de yakın zamana sıkılıveririm, siliveririm kendimi. Ama o zamana kadar acı tatlı anlarıyla facebooktayım. Seviyorum veledi. Keza eğlenceli ve komik. Facebook anlata anlata bitmez, zaten facebook konusu açılınca herkes bir şeylerden muzdarip ama bağımlı. Fakat gelecekte olacaklardan habersiz. Açıkça söyleyeyim;

Bir film sahnesi.
İç mekan, öğle saatleri.Beyaz bir muayenehane, aynı renkte bir koltuk uzanmış yatıyoruz.Başımızda doktor.Kendimizden geçmişiz.

- Doktor, rüyamda herkesi görüyorum, üstüme ismimi yazıyorlar, haberim olmadan defterime resimler çiziyorlar, sürekli dansöz çengi yolluyorlar..

- Eveeeeet. Şimdi siteye ilk üye olduğumuz zamana dönelim…

- Hangi site?

- Uzatma, konuşarak düzelmezsen, elektrikli poke’a alacağız seni mecburen.

- Siz de mi?

- Allah'ım...Ben de mi?

Evet, mübalağa sanatı ama asla bir Yiğit Özgür olamayacağım.

Haydi kalın sağlıcakla.. Işıkla, sevgiyle.. Öptüm hayatım. Geçmiş olsun cümlemize.

Dipnot: Şimdi yavaşça bloğu kapatın ve bu konuda atıp tuttuğumu kimseye söylemeyin. Facebook’ta beni gördüğünüzde yön değiştirin. Sessizce dağılalım.

07 Ekim 2007 Pazar

‘V for Vendetta’ ve ‘Çarşı Pazar Baskısı’

Filmi izledim. ‘V for Vendetta’.. İkinci defa geçen hafta, bir de geçen sene.. Toplamda iki kez, gerekirse tekrar. ‘V for Vendetta’ benim arkadaşımın bana doğum günü hediyesiydi. İlk izlediğimde uykusuzdum, yorgundum çok dikkatli izleyemedim. İkinci kere ise yakın arkadaşlarımla geçen hafta izledim.Öylesine kaptırmışız ki sonunda kendimizi tutamayıp altmışların Türk izleyicileri gibi oturma odasından alkış sesleri yükselttik.Kendimizi özgürlüğün asi kollarına bırakıp sokaklarda başroldeki aktörün maskesi ve kostümü ile koşmak, sağa sola ‘Vendetta’ yapmak zincirleri kırmakı istedik.

Nedeni ise yaşadığımız toplumsal stressin bir maske altında dile getirilişiydi. Farklılıkların yok edilmeye çalışıldığı ve terörle yönetilen bir hayat tarzı.Din üstünden birlik kurma, susturulma. Bir tek bizim korkmadığımızın tüm Dünya’nın şu veya bu sebepler keman yayı gibi gerilişinin anlatımı ve bunlar beraber karışan kıvırcık saçlar. Birilerinin hem panzehiri, hem de zehri elinde tutması ve böylece de Dünya’yı yönetebilmesi. Sorunun da çözümünün de yöneticilerin elinde olduğu bir devlet sistemi. Bize çok yakın ama uzak coğrafyalar.

Dünya korkunç bir baskı ile yönetiliyor.Sanki her şey bir pamuk ipliğine bağlıymış gibi. Diken üstünde. Birinin pimi çekmesi bekleniyor mütamadiyen.Dünya global olunca ülkemizde de işler böyle gelişiyor haliyle.Herkes birbiri ile tartışıyor.İki kutup, üç kutup yok, kutuplar yok. Farklı görüş açıları, daha çok bölünme mevcut.Yıllar sonra küresel daha da ısınmazsa tarih okuyacak hali kalan çocukların ağlayarak ve anlamayarak söyleneceği bir dönem. ‘Hocam ne olur 21.yüzyıldan sormayın çok karışık, anlamıyorum’ diyeceği.

Genelden aheste aheste özele geliyorum. Son zamanlarda oldukça stresli aylar geçiriyoruz. Mitingler, erken seçim süreci, cumhurbaşkanlığı seçimi derken sanki arkamızdan koşuşturan birileri varmışçasına şimdi bir de anayasa problemimiz çıktı. Yeterince tırsmıyoruz sanki. Zaten herkes birilerinden korkuyor.Biri ordudan, biri şeriattan, biri sağdan, beriki soldan bir kaos ambiyansı ki sormayın gitsin.Ve bu da bizim gibi farklılıkların çok olduğu bir ülkeye yapılabilecek en son kötülük. Karıştırmak. Diyelim ki yeni anayasa yürürlüğe girecek diyelim ki hiçbir şey olmayacak. Fakat bu hayali süt liman anlarda bile her şeye rağmen aynı zamanda gözden kaçırdığımız bir şeyler olacak. Bunlar da yeni Anayasa’nın yaratacağı yeni kahramanlar. İnsanlar Anayasayı bilmez. Kendi habitatlarında onlara sunulan özgürlükleri bilirler. ‘Ne yasak; ne değil?’. Anayasayı yorumlamak ve anlamak hukukçuların, uygulamak da demokratik devletlerin görevidir. Fakat Anayasa, değdiğimiz kitap öylesine nahifçe yazılması gereken bir kitaptır ki her maddede özgürlüklerin, başkalarının özgürlüklerine zarar verip vermeyeceği üstünde titizlikle durulması gerekir. Çünkü ufak bir delik bulunulursa, o delik genişler ve başkalarının özgürlüklerini yutar. Üstelik halkınız henüz yeterince eğitilmemişse vay halinize. Devletiniz yeterince zengin değil, halkınızın hala önemli bir bölümü açlık sınırında yaşıyorsa yine vay halinize. Çünkü her şey birbirini tetikler; arasında uçurumlar olan kitlelerde. Yeni Anayasanın da böyle bir problemi var. Mahalle baskısının üstünde. Çarşı Pazar baskısı. Birinin sokakta yürümek isterken, ötekinin de dini inancını yerine getirme isteği. Buraya kadar her şey normal. Fakat bu işler ne yazık ki altı kişinin bir araya gelmesi ile olmuyor. Herkesin buna hazır olması ve özgürlüklerinin bilincinde olması ile oluyor. Biz yeterince gelişik miyiz ki birimiz diğerin özgürlüğüne saygı duyarken diğeri de onunkine duyacak? Ne zaman başarabildik de şimdi başaracağız? Bu kadar gerilmişken nasıl hazır olabiliriz? Yeni kahramanlar çıkmayacak mı? Ali kıran baş kesenler. Neyin doğru olduğunu zorbalıkla öğretmeye çalışanlar? Benim moralim bu kadar bozuk değildi ta ki hafta başına kadar. Taksiye bindim. Evime geldim.Parayı vereceğim. Taksiciye parayı uzattım lütfen şuraya koyun dedi. Şaşırdım vereceğim para metal paralar yere düşebilir. ‘Neden ?’diye sordum acaba taksi şoförleri sahtekarlığa karşı yeni bir sistem mi gelişirdi diye merak ettim. ‘Kadın elinden para alamam abdestim bozulur’ diye cevapladı.Arkasından da adını ilk defa duyduğum bir mezhebi ekledi. ‘O mehzepten misiniz?’ Düzgün giyimli regüler bir vatandaş. Hayretler içinde adamın suratına baktım. Saniyelerce süren derin bir sessizlik. ‘Hayır değilim!’ dedim. Mezhebi daha önce duyup duymadığımı düşünüyorum, bahsi geçen mezhepten olunca ne oluyor; ne olmuyor onu merak ediyorum? Kendimi kötü hissediyorum.Üstümde bir suçluluk duygusu. ‘Bir el ne kadar baştan çıkarıcı olabilir ki?’ O an oradaki şaşkın benim. Çarşı Pazar baskısı dediğim tam da bu.Her şeyi geçtim. Bana göre tüm mezhepler İslam’a çıkar. Beni ilgilendiren kısmı konunun artık mezhep soruşturmasına gelmesi. Hiç de iç açıcı değil. Korkuyor muyum? Hayır. Sinirleniyor muyum. Bilmem? Ama canım sıkkın. Bundan sonra mezhebe göre taksiye binilecek? Sanmam. Ama birileri bunun olmasını çok ister, bu birileri de bizden değil.Bizim konuştuğumuz dili de konuşmuyorlar. Bu birileri Dünya’yı karıştırıyor. Onları da karıştırırlar. Ne demiş V for Vendetta adlı düşünce tarzı? ‘İnsanlar hükümetlerinden korkmamalı, hükümetler insanlarından korkmalı.’Aslen ‘İnsanlar Dünya’yı yönetenlerden korkmamalı, Dünya’yı yönetenler insanlardan korkmalı.’ İşte tüme de böylece vardım. Bir de V karakterimiz bir düşünce olarak gerçekleşirken insan canına kıymasaydı daha da bir sevinecektim de neyse.

20 Eylül 2007 Perşembe

'Sır' Nasıl Kullanılmalıdır?

‘Sır’ adlı kitap gündemi günlerce meşgul etti. Kitapta ‘Pozitif düşünce teknikleri’ anlatılıyor. Bundan birkaç ay önce merakla kitabı elime aldım biraz karıştırdım, daha çok yeni başlayanlar için ‘pozitif düşüncenin önemi’ anlatılıyor. Fakat biraz yüzeysel bir anlatım tarzıyla. İlgileneler için güzel bir başlangıç fakat yapabileceklerimizin farkına varmak anlamında okyanusta küçük bir damla sadece. Bu nedenle fazlasıyla tabiri caizce ‘commercial’ bulup kapattım.’Secret’ i de unuttum gitti.Tam bu ‘sır’ konusunu kapattım sanırken şans eseri dvdsine denk geldim ve bu sayede insanların pozitif düşünceyi kullanacakları zaman neyi, nasıl, ne şekilde, kullanacaklarını da görmüş oldum. İnsan zekasının pozitif düşünceyi kullanış biçimi gerçekten ibret verici.

Bir klasiktir.Amerikalılar belgesel çekerken veya birilerini ikna etmek için çabalarken mutlaka anlatacakları şeyin faydasını görmüş birilerini vıdı bıdı konuştururlar. Özellikle satacakları bir egzersiz aletiyse karnı baklava - revani genç bir delikanlı, yanına da ondan kat kat kısa, kas yığınına dönmüş at suratlı bir kızı iliştiriverirler. (Allah’ın yarattığı değil bunlar kendileri kaşınmışlar bu nedenle dalga geçmek serbesttir) Bu yapmacık gençler bir yandan zamanında şişman olan sonradan doğru yolu bulduğuna inanan bir takım fit insanlarla konuşurken bir yandan da ex-şişmanların , ekrana öncesi sonrasını getirirler. Son zamanlarda rastladığım bu tip öncesi sonrası resimler de ‘karnını içeri çekmiş - çekmemiş’ resimleridir ex-şişmanların. Kanımca prodüksiyon şişmanın, zayıflamasını bekleyeceğine beş dakikada çekip montaj yapmıştır. Zamanında şişman olan da reklamdan para alacağım, komşuya hala kızına hava atacağım diye anlatır da anlatır. ‘Ay şöyle faydalandım, bakın böyle oldum, böyleydim, buna dönüştüm, günde sadece beş buçuk dakikada hayatım kurtuldu!’ tadında açıklamalar yapar. Uzatmayalım bu dvd’de de kitabın faydalarını görmüş kişiler sazı ellerine almışlardır.Önce pozitif düşüncenin faydasını gören bir adam konuşmaya başlar. ‘Park yerinde park etmek istediğim yer hep dolu oluyordu ve bu nedenle hep başka yere park etmek zorunda kalıyordum. Bir gün ‘secret’i okudum ve inanır mısınız ondan sonra hayatım değişti istediğim park yerini hep boş buldum!’ Şimdi benim güzel, eureka kılıklı kardeşim senin pozitif düşünce tekniğinden anladığın bu mu? Tamam Amerikalısın rahatsın, sıkıntın yok. Bu mu yani şu güzel hayatta dert ettiğin? Hadi onu bırak yüce Allah’ım sana hiç mi akıl vermedi? Madem bu tekniği öğrendin, daha güzel şeyler için kullansana ne diye abuk subuk şeylere sevinip bir de utanmadan anlatıyorsun derken içimden içimden, sinirim geçmeden bir başkası bir başka mutluluk anını anlatmaya başlıyor.Bu arkadaşın da borçları varmış, kitabı okumuş ve posta kutusuna sürekli çek gelmeye başlamış. Tamam doğru olabilir.Ama ya sen güzel kardeşim? Bu paralar kimden çıkıyor hiç mi vicdanın yok? Madem hepimiz pozitif düşüneceğiz, iyilik ve kardeşlik içinde yaşayacağız. Kimden geliyor o çekler? Kim para kaybediyor mütemadiyen bunu hiç düşünüyor musun? Yok. Hayal etmiş da parası olmuş da. Daha insani şeyler için kullanmak yok. Savaşlar bitsin, küresel ısınma dursun diye kullanan yok. Maşallah. Erkek arkadaş hayal ettim oldu, kahvem bu sefer istediğim gibi gelsin dedim oldu. Bu felsefe tüketim felsefesi değil ki ey amerikan insanı. Bu felsefe sonsuz sevgi verme ve karşılık beklememe felsefesi. Egoların yok olması gerektiğini savunan, herkesin özel olduğunu savunan, içimizdeki saflığı anlatan bir düşünce tekniği. Mercedes’im olsun diye kullanılmaz ki.

Demek isteyeceğim, bizim Dünya insanın daha çok işi var. Enerjinin gideceği yönü bile şaşırtır bu fani tüketim milleti. Ne yazık ki her şey gibi spritüel tüm kavramları da bencilce, birer tüketim malı olarak görüyoruz. Açgözlülüğümüzü doyurmak adına kullanıp atıyoruz. Diyeceğim kitabı okuyanlara ve gerçekten bu işlerle ilgilenenlere; Enerjimizi dünya ve gelecek için kullanmamız gerek.Nasıl olsa bize geri dönecektir. Karma yani. Ne ekersen onu biçersin. Zor ama başarılabilinir.İnanana, inanmayana da saygım var. Yeter ki tüketmeyelim, üretelim.