5 Mart 2010 Cuma

Sulugöz Sakızı

Ortaokul yemekhanesinde oturuyoruz... İki tane erken gelişme yanlısı kız arkadaşım karşımda oturuyorlar... İkisine birden baktım... ‘Ben büyümek istemiyorum!’ dedim... ‘A neden?’ diye sordular... Simli parlatıcı sürülmüş dudaklarını hafif de alaycı bir tavırla bükerek... ‘Bilmem? Büyümek istemiyorum, uğraşamicam!’ Zaten yemekhanelerin kokusunu da sevmezdim...

Bir yemin ettim ki dönemem.... O yüzdendir ki bazen aynaya baktığımda bir genç kız görüp, kendime yabancılaşıyorum. Sırf kendime mi? Çoğu zaman herkese.

Sonra duyuyorum... Hiçbir şey eskisi gibi değil yavrum...

Herkes erkenden yıprattı kendini... Şimdi kahvenin tadı, komşunun hatrı... Hiçbir şey eskisi gibi değil....

Zaman genişti halbuki, en az otuz yıl çocuk olabilirdik... Oysa ki bize tanınan çocukluk zamanı on üçte bitti.

Geçmiş o kadar geçmiş ki.... Geriye bakınca görüyorum... Geçmiş hep çok özleniyor ama kimse çocuk olmayı istemiyor ki...

Çocukluk dediğin.... Kurtulunması gereken bir durummuş. Büyümeyi istemiş durmuş herkes, bağımsız başına buyruk olmak için, birey olmak için... Çocukluk ulaşılan bir hedefe varmak için geçirilen bir süreçmiş...

Kimse çocukluğun balını yemeyi sevmemiş...

Halbuki en akıllıcası büyüyünce çocuk olmakmış... Madem reşit olmaya kadardı tüm sorun... Reşit olunca çocuk olsaymış ya herkes...

O zaman o şekerin tadı da, komşunun hatrı da... Batan güneşin görüntüsü de aynı kalırmış...

Kimse eskiyi özlememiş, sulugöz sakızını, o arkadaşlarla ilk dışarı çıkışı, ilk aşkını, yüzünün kırışıksız halini.... İnsan en çok kendine yakınlığını, kendine samimiyetini, masumiyetini... Çocuk halini özlemiş.. Bakış açısını, Dünya’yı algılayışını...

Aslında insanlık en çok kendini özlemiş....

Hiç yorum yok: