9 Mayıs 2011 Pazartesi

Ardışık

Ne çok oynamak isteriz hafızamızla...    

Severiz, esen bir meltemle zihinde uçuşan çocukluk anılarını yakalamayı, ya da bir hıçkırıkla çağrışan kırık hayallerle hüzünlenmeyi... 

Öyle ya...

Silmek için bazı anıları neler vermeyiz.... Yaşanmasaydı ya o an... Ya da öylesine sonsuza kadar asılı dursaydı zaman...

Oysa ki hayat tümüyle anlardan ibaret...

Minik saliseler, saniyeler... Dakikalar... Ardı ardına film şeridi gibi...

Hayatı hayat yapan da bu film sahneleri, ardı ardına yapışık gelen fotoğraf kareleri...

Bu nedenle silinmesi, yaşanması, tekrarlanması değil, benliğimizde bıraktığı izlerdir belki de önemli olan...

Bizler her birimiz yaşayan anlarız aslında... Anılarız...

Şu an, demin, az sonra...

Bu yüzden sonsuzluk içinde sonsuzuz...

Farketmiyoruz ama sürekliyiz..

Anılarımız, hatırladıklarımız, dikkat ettiklerimiz, güldüklerimiz ya da ağladıklarımız... En kötüsü ya da en iyisi ile bizi biz yapan, bizi ele veren ipuçlarının ta kendisiyiz.. Ne değerli ve de önemli... 

Etten kemikten olmanın ötesinde, yaşanmışlığız...

O hiç yaşanmaması gereken ya da tadı damağımızda kalan.. Yürüyerek peşi sıra aklımızın kapılarını çalanların tamamıyız..  

Köşedeki bakkalın mavi kapısı, miyavlayan kedi, güneşin batışı ya da ağlayan bir bebek...

Biz aslında ardaşığız, sürekli mütamadiyen... İlelebet. 

Hiç yorum yok: