10 Ağustos 2008 Pazar

Savaşan biz, Barışan biz...

Her an barışı bekleyen, kardeşlik, eşitlik türküleri söyleyen, insan hakları, hayvan haklarının yanında, küresel ısınmaya karşı olan biz. Ama evimizde, bombardıman sesleri duymadan, oyun izler gibi televizyondan savaş izleyen, her şeye hem bu kadar yakın, hem de bu kadar uzak olan biz. Kendini savaşçı ilan eden, başarı elde etmek için savaşan, kariyeri için, sevdiği için savaşan biz. Kendinle savaşan biz, duygularıyla savaşan biz.

Sadece fiziksel değil bizim savaşımız, Savaş bizim içimizde, duygularımızda, damarlarımızda.. En sakin en huzurlu dakikalarımızda. Öyle yerleşmiş ki benliğimize aslında her birimiz umursamadığımız ufacık şeyler için bile savaştayız. Savaş gündelik halimiz.Kılıcımız ve zırhımız hemen yanımızda kuşanmayı bekliyor. Biz farkında olmadan doğal refleks halinde savaştayız. Ya barış? Barış öylesine barış. Barış sadece gerekli görüldüğü zaman gerekli yerlerde barış. Ne güzel, ne özel, ne olağanüstü. Oysa ki sıradan olması gereken yegane şey ‘Barış’. Ama biz barış için bile savaştayız.

Biz hepimiz barış yanlısı olsaydık, içtenlikle birlik ve beraberlik isteseydik, savaşlar vuku bulur muydu? Biz kendimize karşı ne kadar samimiyiz ki savaşmaya karşı duracağız? Yoksa bizim için savaş kendimizi daha iyi hissetmek için bir neden mi? Kazanmak, güçlü ve güvende hissetmek için mi var savaşlar? Birebir bombardımanlara tutulmamız gerekmiyor, bizim her anımızda savaşımız. Kendimizi şanslı saymak, kendi kendimize varlığımızı, kimliğimizi kanıtlamak için, halimize şükretmek, hayatımızın kıymetini bilmek için mi belki de yalancı barışçılarız? Önce tedirginlik hissetmek, sonra tekrar güvene kavuşmanın dayanılmaz mutluluğunu hissetmek için mi? Durağanlık bizi sıktığı için mi? Barışı sağlamak için, kendimizi melekler gibi hissetmek için mi? Saçmalıksa tüm bunlar, gerçek değilse peki nereden çıkıyor bu savaşlar? Petrol mü? Su mu? Doğalgaz mı? Biz ne yapsak fayda etmez mi? Dünya’nın kaderi midir savaşlar ? Elimizden gelen bu mu? Madem çoğunluğuz, kabul ediyoruz, haykırıyoruz. O zaman kim, Dünya’nın herhangi bir yerinde nereden göz göre göre yüzlerce, binlerce insanın hayatını karartma cesaretini elde ediyor? Kime güveniyor? Madem çoğunluğuz, neden kimse bizden korkmuyor? Bir illüzyon olamaz bu. Biz önce kendimizle yüzleşmeliyiz belki de, kendi kenardaki, köşedeki, kuytudaki utanç duyduğumuz tarafımızla yüzleşmeliyiz. Kendimizi hırpalamadan, acıtmadan kendimize itiraf edebilir miyiz? Biz kendi huzurumuzu bulduk mu ki dışarıda huzur arıyoruz? Biz ne istediğimizi ne kadar biliyoruz? Biz kendimizi ne kadar tanıyoruz? Biz ne kadar barışçılız?

Biz barışa hazır mıyız?

Hiç yorum yok: